2 Mart 2018 Cuma

SURİYE ÇIKMAZI



40 yıldan fazla meslek hayatını diplomasiye vermiş bir dostumun mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Vahim dış politika yanlışlarının bizi içine düşürdüğü Suriye çukuru gittikçe derinleşiyor...
BM Güvenlik Konseyi, insani amaçlarla, "gecikmeden uygulanmak üzere", en az otuz gün süreli bir ateşkes kararını 24 Şubat günü oy birliği ile kabul etti. Bu karar, bütün üyeler için bağlayıcı.
Karar:
-- ateşkesin Suriye'nin tümü için geçerli olacağı hükmünü taşıyor; 
-- İŞİD, Al Kaide, Al Nusra ve bunlarla bağlantılı olan gruplarla, ve BMGK tarafından tanımlanan diğer terörist gruplarla, mücadele ateşkes kararının dışında tutuluyor; 
-- insani yardımların kesintisiz ulaştırabilmesi bakımından, yerleşim yerlerine uygulanan ablukaların kaldırılması hükmünü amir; 
-- bütün ilgili tarafların bu kararı nasıl uyguladıkları konusunda Konsey'e 15 gün içinde rapor sunması ve bilahare de muntazam aralıklarla bu raporlarını sürdürmesi konusunda Genel Sekretere talimat veriyor.
Kolayca anlaşılacağı gibi, karar, Afrin harekatımızı ve harekatın geleceğini ilgilendiriyor.
Güvenlik Konseyi kararında  tanımlanmış bir terör örgütü olmadığına göre, PYD ile giriştiğimiz mücadele, kararın koyduğu istisna kapsamına girmiyor. Dolayısıyla, harekatı "gecikmeksizin" durdurmamız ve insani yardım amaçlı malzeme ve personelin bölgeye girmesine izin vermemiz gerekiyor.
Karar, yerleşim yerlerine uygulanmakta olan bütün ablukaların kaldırılması hükmünü de taşıdığı cihetle, Afrin şehrine koyacağımız söylenen abluka peşinen BMGK kararına aykırılık oluşturuyor.
Nitekim, uluslararası haber ajansları, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile Erdoğan'ın 26 Şubat günü yaptıkları telefon görüşmesinde, Macron'un, "insani amaçlı ateşkesin, Afrin dahil, Suriye'nin tümünü kapsadığını ve bütün taraflarca gecikmeksizin her yerde uygulanması gerektiğini" söylediğini Macron'un ofisinden yapılan açıklamaya atfen bildirdiler. Macron'un bu uyarıyı belli başlı AB ortaklarına danışmadan yaptığı düşünülemez.
Durum böyle iken, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü BMGK kararı hakkında, Türkiye'nin "Suriye'nin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğini tehlikeye atan terör örgütleriyle mücadele edilmesine yönelik gayretlerini sürdürecektir" açıklamasını yaptı. 

Oysa, kararın gereğini yapmaktan kaçınırsak, durum Genel Sekreter'in 15 gün içinde vereceği rapora ve izleyecek raporlara yansıyacak. Konu böylece doğrudan Konsey'in ilgi alanına girecek.
Zeytin Dalı harekâtının gerek içeride, gerekse uluslararası alanda tam bir karmaşa içinde yürütüldüğü gözleniyor.
Harekâtın başladığı dünyaya Genelkurmay Başkanlığı'nın 20 Ocak günü yaptığı açıklama ile ilan edildi. O açıklamada Genelkurmay şunları da bildirdi:
"Harekat, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BMGK’nin terörle mücadeleye yönelik özellikle 1624 (2005), 2170 (2014) ve 2178 (2014) sayılı kararları ve BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan Meşru Müdafaa Hakkı çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir.
Harekatın uluslararası hukuk dayanakları hakkında bilgilendirme yapmak TSK'nın işi olamaz. O değerlendirme, harekâtın siyasi sorumluluğunu yüklenmiş olması gereken hükümetin yapacağı iştir. Bu durum, iktidar siyasi sorumluluk almaktan çekiniyor mu sorusunu akla getiriyor. 
Yaşı uygun olanlar hatırlar, Kıbrıs harekâtının başladığını bizzat Başbakan Ecevit, hukuki dayanaklarını da bildirmek suretiyle, "biz adaya sadece Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için gidiyoruz" diyerek dünyaya ilan etmişti. 
Afrin harekâtının siyasi hedefi belirsizdir. İktidar " denetim altına alınacak bölgelerin sahiplerine verileceği" gibi muğlâk ifadelerle konuyu geçiştiriyor. O sahipler kimdir? ÖSO mensubu gruplar mı? O gruplar uluslararası meşruiyeti olan Şam yönetimi tarafından "terörist" sayılmıyor mu? Fırat Kalkanı ile denetim altına alınan bölgeler hangi "sahiplere" iade edildi? Bu sorulara yanıt verilemeyince, Türkiye'nin amaçları hakkındaki kuşkular sürüyor...
Bir de şu var:
Son günlerde jandarma ve polis özel harekat timlerinin Afrin'e gönderildiği haberleri basına yansıdı. Bu timler iç güvenlik unsurları değil mi? İç güvenlik unsurlarının sınır ötesine gönderilmesine hangi mevzuatta izin veriliyor? TBMM'den çıkarılan sınır ötesi tezkeresi sadece TSK unsurlarını kapsamıyor mu? Polis, TSK unsuru mu? Jandarma son KHK düzenlemeleriyle doğrudan içişleri bakanlığına bağlanmış değil mi?
Velhasıl, gerek ulusal, gerek uluslararası hukuk bakımından durum karmakarışık! 
Ülke içindeki yasal, toplumsal ve siyasal denetim mekanizmaları felç olunca böyle bir durum ortaya çıkıyor.”