31 Aralık 2019 Salı

YENİ YILDA YAP BİR DELİKANLILIK TAYYİP BEY



Yıllardır hep sandığı işaret etmiştin, demokrasinin varlığının tek ölçüsü elbette sandık değildir ama sen öyle anlıyordun, eksik de olsa bizde şimdilik onu doğru kabul edelim.
Bugünlerde Türk Halkı senin mucize projen “Kanal İstanbul’u” tartışıyor. Bir tek, hani sana çok yakın bir bilim adamı (!) var ya, şu “Hazreti Nuh’un Gemisine, oğlunu cep telefonuyla çağırdı” diyecek kadar üstün zeka sahibi “bilim adamı” (!)  bu projeyi savunuyor.
Diğer bütün ilgililer, sivili askeri denizciler, bilim adamları bu projeye karşılar ama onlar çok önemli değil, Asıl olan senin ne düşündüğün, tabii senin gibi bir dünya lideri, “ben istiyorum, bu Türkiye için faydalıdır derse” halkımız buna muhakkak bütünüyle destek verir.
Onun için sandığı ortaya koymak lazım. Şimdi nasıl İstanbul seçimlerini yenileriz diye düşünme, bir Anayasa değişikliği ile yerel seçimleri bütün Türkiye’de yenilersin. AKP dışındaki tüm partiler de senin bu siyasi şövalyeliğine eve derler, destek verirler.  
Hadi Tayyip bey yap bir delikanlılık at bir adım, ders ver şu  muhalefet partilerine, Türk Halkının sana duyduğu hayranlığı, bağlılığı görsünler, bu çapsızlar.  
Sen değil miydin? Demokrasilerde her şeyin sandık olduğunu söyleyen.
Hadi sıkıştır şu muhalefet partilerini, demokrasi adına, öğret bunlara demokrasiyi.
Sandıkta ez geç bunları Tayyip bey, sen ki İslam aleminin tartışılmaz liderisin, sen ve Kılıçdaroğlu, sen ve İmamoğlu, sen ve Mansur Yavaş, bunlar sana hafif gelir Tayyip bey. Yeter ki sen iste. Mecliste yorulmak istemiyorsan, Anayasa’ya yasalara aykırı karar vermeye alışmış bir Yüksek Seçim Kurulu ve onun hala insan içine çıkabilen İmam Hatip kökenli bir başkanı varken, sen o kurula bir talimat ver, Anayasaya aykırı bir karar almak için, Anayasa ve yasalara aykırı bir şekilde yedek üyelerle bile toplanıp karar verirler.
Hiç merak etme sen, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Yüksek Seçim Kurulundaki dahi hukukçu temsilcisi de buna destek verir.
Hadi Tayyip bey, koy şu sandığı ortaya, Türk ve dünya lideri olduğunu bütün dünya’ya göster. Dost düşman bütün liderler kimmiş dünya lideri görsünler.
Bir genel seçimi gereksiz görürsen, Yüksek Seçim Kurulu, bir kulp takıp, örneğin “hiçbir şey olmamışsa bile muhakkak bir şey olmuştur” şeklinde bir tam kanunsuzluk hali (!) bulur ve İstanbul seçimlerini yeniler.
İşte o zaman bu İmamoğlu denen adama da sıkı bir ders verirsin.
Aslında tabii bu İmamoğlu’na öyle bir oturt ki yerinden kalkamasın. Sandıkta ez geç onu, Hele bir de seçimi  “ Ben mi İmamoğlu’mu” slagonu ile yenilersen, sonuç senin ve Türk Milleti için bir harika olur.              
 Bu kanal İstanbul senin bir projen olduğuna göre yani senin kişisel politikan olduğuna göre, halk sana yani Dünya liderine destek verecektir.

Bu arada AKP  Grup Başkanı Naci Bostancı, Kanal İstanbul ilgili referandum yapılmayacağını söylemiş.

 Bundan muhakkak ki Dünya lideri olarak senin haberin yoktur. Senin sandıktan kaçman söz konusu olabilir mi?

Onun için bir an evvel, koy şu sandığı ortaya,Tayyip Bey.

Sen son İstanbul seçimlerinin sonuçlarına bakma orada “ Bir şey olmamışsa bile muhakkak bir şeyler olmuştur.” Yoksa İstanbul Halkının sana, bir dünya liderine  rağmen oy kullanması mümkün müdür.
Sen de zaten, İstanbul’da seçim kazanan AKP’dir diyorsun, işte o zaman koy sandığı ortaya ez geç şunları. Sekiz yüz bin oy falan önemli değil, sen İki milyon oy farkıyla seçimleri kazanırsın.
Yeni yılın ilk günlerinde bir müjde ver İstanbul halkına. Hadi,YENİ YILDA YAP BİR DELKANLILIK TAYYİP BEY, yeni yıl armağanı olsun koy şu sandığı İstanbulluların önüne.          
    

27 Aralık 2019 Cuma

KANAL İSTANBUL PROJESİNE HAYIR!



Aşağıda okuyacağınız açıklama “Atatürk’te Birleştik” ilkesiyle yola çıkan Partiler üstü demokratik bir Kuvayi Milliye hareketi olan, benim de üyesi olmaktan onur duyduğum Milli Merkezin bir açıklamasıdır. 

 “Türkiye Cumhuriyeti, dört denizinde kıyıları ve sahil şeritleri olan bir coğrafyaya sahiptir.
Bu nedenle Anayasa’nın 43. maddesi kıyılar ve sahil şeritlerini özel koruma ve güvence altına almıştır. Bu madde 1961 Anayasasından bu yana önemini ve etkinliğini korumuştur. Hiçbir Anayasa değişikliğinde itiraz, değişim konusu olmamış, kelimesine bile dokunulmamıştır.
Ülke coğrafyasının kıyı ve sahil şeritlerini delen, değiştiren Kanal İstanbul Projesi’nin “yap, işlet devret” kuralı ve genel uygulaması ile yapılması, ÇED raporu düzenlenmesi, Anayasa’nın 43. maddesine esastan aykırıdır. Projeye göre, Karadeniz kıyısındaki kıyı kenarını delerek başlayan, İstanbul Boğazı’ndan daha uzun bir deniz yolu Marmara Denizi ve Çekmece Gölleri kıyılarını yeniden oluşturacaktır.
Açılacak kanal; geçtiği bölgelerde, kimi barajları, akarsuları aşarak kıyı ve sahil şeritlerini temelden değiştirecektir. Bu deniz yolu üzerinde, denize elverişli taşıtlar yük, yolcu taşıyacak, indirme-bindirme işlemleri yapacaklardır. Kanal kıyılarında, genel güvenlik ve deniz hukukuna uyarlı tesisler kurulacaktır.
Bu kanalın geçeceği denizyolu üzerinde Küçükçekmece Gölü, Prehistorik dönemin insan yaşamı bulguları, Yarımburgaz Mağarası, binlerce yıllık eski yerleşim bölgesi izlerini taşımaktadır.
Kanalın geçeceği bölgede tarihi köprüler, tabyalar, koruganlar yer almaktadır. Ayrıca yerleşik birinci derecede askeri gizli veya açık bölgeler, karargâhlar bulunmaktadır. Açılacak kanalın batısında bulunan askeri birliklerimizin ikmal ve takviyesi zorlaşacağı için Trakya’nın savunulması zafiyete uğrayacaktır. İki denizin birbirine bağlanması; birçok bilimsel çalışmayla açıklandığı üzere bölgede geri dönülmez şekilde büyük bir çevre tahribatı yaratacak, ayrıca Marmara Denizi’nin hızla kirlenmesine yolaçacaktır.
Montrö Sözleşmesi yürürlükte olduğu sürece, Boğazlardan geçecek hiçbir ticari veya askeri gemi kanaldan geçmeye zorlanamaz. Bu nedenle kanal geçişlerinden milyar dolarlık gelir sağlanması hayalden ibarettir. Gelir sağlamayacak bir kanalın yapım maliyeti ise ülkemizin güçlükler içindeki ekonomik yapısının kaldıramayacağı kadar büyük bir yük ve darbe olacaktır.
Kanalın kıyıları, Haliç ve İstanbul Boğazı’nın kıyıları ve bütün sahil şeritlerinin tâbi olduğu bilimsel ve hukuki şartlarla örtüşecektir. Bu nedenle işlemin başlaması aşamasından sonlandırılmasına kadar; bütün koşulları, olasılıkları, ayrıntıları yöneten bir organik kanun gerekmektedir. Bu deniz yolunun açılmasından sonra, iktisadi ve siyasi yönetiminin ve otoritenin de bu kanunla kurulması şarttır.
Anayasa’nın 43. maddesinin son fıkrası iki kavramı önemle tespit ve koruma altına almıştır. Eski ve yeni kıyılar ile sahil şeritleri; kamu yararı ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkân ve şartları ile temin ve tesis edilecektir.
Anayasa’nın buyruğu dikkate alınarak; sürekliliği olan, güvenceler içerecek bir “Kanal İstanbul” yasası çıkarılmadan ÇED raporu geçersiz ve hükümsüzdür.
Çıkarılacak yasada, kanalın Montrö Sözleşmesi ve rejimi ile hiçbir ilişkisin olmayacağı, Montrö Sözleşmesi’nin geçerliliği de açık ve net şekilde yer almalıdır.
Bu kanalın açılması, Melen Barajından İstanbul’a su taşıma işine benzemez.
Anayasa kuralı, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinden normlar hiyerarşisi yönünden önde gelir.
Bir anımsama da yapmalıyız.
Montrö Sözleşmesi’nin imza töreninden sonra 1936 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras diyor ki:
“Montrö Sözleşmesi dünyada yeni bir umut alevi yakmıştır.”
Bu alevi söndürmeyelim.
İşaret ettiğimiz sakıncalar nedeniyle, Kanal İstanbul Projesine HAYIR diyoruz.
Değerli kamuoyumuzun bilgilerine sunarız.”




24 Aralık 2019 Salı

REDDİ MİRAS



Burada sözünü edeceğimiz, olaylarla ve örneklerle anlatacağımız Cumhuriyet Halk Partisinde Amerika’nın telkiniyle yaşanan reddi miras çabasıdır.
Elbette Cumhuriyet Halk Partisinde reddi miras yapmak çok zordur. Çünkü kim ne yaparsa yapsın, Cumhuriyet Halk Partisinde buna karşı çıkacak çok güçlü bir ulusalcı damar vardır.
Amerikalı  stratejist, ulusal Güvenlik uzmanı Samuel Huntington “Türkiye Atatürk’ün mirasını reddetmelidir” dedikten sonra önce iktidara “İslamcı” AKP’nin gelmesinin önü açıldı ve tabii Atatürk’ün mirasını reddinin  önündeki en önemli engel  Cumhuriyet Halk Partisi idi.
Cumhuriyet Halk Partisinde, bunun biranda yapılamayacağını bildikleri için,  bu konuda küçük adımlar atılması gerekiyordu. Henüz hafızalardadır. Birkaç tane Cumhuriyet Halk Partili Milletvekili “Artık yeni şeyler söylemek lazım” diyerek Atatürk’ün resmini kurucusu olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisindeki  Milletvekili odalarından yerlere indirmeye kalkmışlardı.
Bu olayın duyulması üzerine Partinin Genel Başkanı resimleri indirenleri değil, bu olayı ortaya çıkaran Milletvekilini partiden ihraç ettirdi.
Bir Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı- ki bu şahıs Habur’dan giren PKK’lı teröristlerin avukatlığını yapmış bir kişidir-, Türkiye Hatay Meselesi ile uğraşırken İngiliz uşakları tarafından çıkartılan “Dersim Olaylarını”  Genç Cumhuriyetin bastırmasını gerekçe göstererek, katıldığı bir televizyon programında  “ Ben Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Yardımcısı olarak Dersim Halkından Cumhuriyet Halk Partisi adına özür diliyorum” diyebilmiştir.  
Partinin Genel Başkanı da buna tepkisiz kalmıştır, çünkü o tarihte yani “Dersim olaylarının  yaşandığı ve bastırıldığı dönemde Cumhurbaşkanı olan kişi, partinin kurucusu büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Bu tepkisizlik Samuel Huntington’un sözlerini hayata geçirmenin bir başka örneğidir.
Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilinir.
Bugünde yine reddi Miras anlamına gelen söz ve eylemler parti yetkilileri tarafından sıkça söylenebiliyor.
Anayasamızın laiklik hükmüne aykırı olan “Katılım Bankacılığı” yani “İslami Bankacılık”, bankacılık sistemimize   “Büyük vizyon sahibi” (!) Turgut Özal tarafından sokulmuştur.
İşte Anayasaya aykırı bu İslami Bankacılık  deneticilerinin “Fıkıh” hükümlerine göre davranmaları gerektiği Kurandan ve hadislerden alıntılar yapılarak. Resmi gazetede yayınlandı.
Bunun üzerine bir Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkan vekili, Anayasa’nın 1. Maddesindeki- ki yanlış, Laiklik 2. Maddede geçer- laikliği ağzında şöyle bir geveledikten sonra asıl itirazını “"Bu, inanç istismarıdır. Yüzde 99'u Müslüman da olsa, olmayanların da bulunduğu bir süreçte, bir toplumda bu kabul edilebilir bir yaklaşım değil" diye dile getirmiştir.
Yani Grup Başkan vekilinin söyleminden çıkan anlam, yüzde bir gayri Müslim olmasa, böyle şer’i hükümlerin mevzuatımıza sokulmasının sakıncası olmayacağıdır.
Anayasa'nın değiştirilemez laiklik ilkesi üzerinde kuvvetle durarak, yapılanın Anayasa'ya karşı işlenmiş bir suç olduğunu vurgulamaktan “dincilerden” de oy alabiliriz anlayışı ile  dikkatle kaçınıyor - ki laiklik Atatürk’ün en hassas olduğu konudur-, 1924 Anayasasına 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan bir değişiklikle girmiştir.  61, 82 Anayasalarında da aynen korunmuştur.
Anayasa’nın 176. Maddesine göre Anayasa Metnine dahil sayılan Anayasa’nın başlangıç bölümünün 5. paragrafında “……laiklik ilkesini gereği olarak kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;” belirtildikten sonra “Cumhuriyetin niteliklerini” belirten  Anayasa’nın 2. Maddesinde “ Türkiye Cumhuriyeti……..başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” diye tarif edilmiştir
Gurup Başkan Vekili’nin bu konuşması  sadece bir reddi miras olmanın  ötesinde açıkça  Anayasaya da  aykırıdır. Yani bu durum karşısında Anayasa suçu işleyen sadece AKP iktidarı değil, maalesef ulu önder Atatürk’ün partisinin bugünkü  yöneticileri de bu işe ortak olmuş durumdadırlar.
Laiklik tehlikededir diyemem, Türbanla Meclise girildiği gün hayatımın en mutlu günüydü, 1930’ların CHP’si değiliz  diyebilen bir Genel Başkanın  TBMM deki temsilcisi olan gurup başkan vekili  de elbette böyle konuşacaktır.







20 Aralık 2019 Cuma

TANK PALET FABRİKASININ ÖZELLEŞTİRİLMESİ


1975 YILINDA Rahmetli Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanı,
Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu dönemde Sakarya’da Milli
Savunma Bakanlığı tarafından 1. Ana Bakım Fabrikası Kuruldu.
44 Yıllık Tank Palet Fabrikası yani Sakarya 1. Ana Bakım Fabrikası ;
her türlü askeri kara taşıtlarının bakımı, onarımı, modifiye edilmesi, Türk
Silahlı Kuvvetlerine ait tank motoru, tank paleti, gece görüş dürbünü,
fırtına obüsü gibi tank malzemelerinin üretilmesi gibi sorumlulukları
üstlenmiştir. Zaten ‘Tank Palet’ adı da buradan ileri gelmektedir. Gelelim Tank Palet fabrikasının özelleştirilmesi hikayesine:
Türkiye’nin tank ihtiyacının giderilmesi için hükümet 2006 yılında
yerli imkânlarla tank geliştirilmesi için çalışmalar başlattı. 2008
yılında Koç grubuna ait Otokar firmasıyla sözleşme imzalandı ve Altay
Projesi böylece başlamış oldu.
Otokar mühendisleri yaklaşık 4 yıllık yoğun çalışma sonrası 2012
yılında tanka ait ilk prototipi üretmeyi başardılar. 2014 yılına
gelindiğinde ise Altay büyük ölçüde hazırdı. Atış testleri, elektronik
ekipmanlara ait testler vs. yapılmıştı. 2016 yılına gelindiğinde ise
Altay seri üretime hazır hale gelmişti.(Altay için birden fazla
prototip yapıldı. Hatta Altayın meskun mahalde kullanılacak
bir prototipi ile Tulpar adı verilen zırhlı araçta bu sürede Otokar
firması tarafından geliştirildi. Altay esasında Güney Koreye ait K2
tankı baz alınarak geliştirilmiştir. Ancak üretilen prototipler K2'den
çok daha gelişmişti.)
2016 yılında devlet Altay’ın seri üretimi için yeniden bir ihale açtı.
Doğrudan seri üretim hakkını otokara vermedi. İhalenin sonucunda ise
Ethem Sancak’ın BMC firması ihaleyi kazandı.
İddiaya göre BMC firması düşük bir bedel(tank başına yaklaşık 8-9
milyon dolar) gibi bir fiyat teklifinde bulunduğu için ihaleyi BMC ye
vermişlerdir. Ancak uzmanlar 8-9 milyon dolarlık fiyatın(yapılacak
yatırımda düşünüldüğünde çok düşük bir miktar olduğunu
söylemektedir.)
Otokarın verdiği 13 milyon dolar rakamı ise makuldü. Çünkü fabrika
ve teçhizatlar alınacak vs.
Netice itibariyle Altay’ı üretim hakkı BMC ye verilmiş oldu, gelelim
Tank Palet fabrikasının özelleştirilmesine;
2018 yılında BMC ile hükümet arasında seri üretim konusunda anlaşma
imzalandı.Fakat BMC nin fabrikası teçhizatı vs. olmadığı için firma
Altay tankının üretmek için Alman Rheinmetall firmasına teklif
götürdü. Alman firmasının altyapısı kullanılarak tank üretilecekti.
Firma bu teklife sıcak baktı ancak Alman hükümetinin karşı koyması
nedeniyle anlaşma iptal edildi.(Çünkü dünyanın en iyi tankı Alman
Leopard 2 tanklarıdır ve Rheinmetall firması bu Leopard tankına
ilişkin bazı teknoloji transferi sağlayacaktı. Alman hükümeti de askeri
sır niteliğindeki bu bilgilerin transferine onay vermedi.)
Anlaşma sağlanamayınca(daha ortada fabrika yok) BMC firmasının
Altay tankını üretmesi mümkün değildi. Hükümette BMC'ye kolaylık
sağlamak için BMC-Katar ortaklığına Sakaryadaki Tank Palet fabrikasına
verdi.
Tank Palet fabrikasının özelleştirilmesinin altında yatan gerçek sebep işte budur,

17 Aralık 2019 Salı

SURİYE'DE ÖYLE OLDU, ŞİMDİ LİBYA'DA ÖYLE OLUYOR



AKP/Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin dış politika alanında yaptığı vahim stratejik hataları siyasal, askeri ve ekonomik sorunlara yol açan taktiksel hamlelerle düzeltmeye çalışıyor. Oysa strateji biliminin temel kuralıdır: Strateji hataları taktiksel adımlarla düzeltilemez. Doğru bile olsalar, bu taktiksel hamlelerin ne kadar ömürlü olacaklarını kestirmek güç.
Suriye'de öyle oldu, şimdi Libya'da öyle oluyor.
Suriye'de 2011'den ısrarla yapılan vahim stratejik hataları ve bu hatalar sonucu Suriye'nin kuzeyinde bir PYD/YPK koridorunun ortaya çıkarılması işten bile değildi. Bu olasılığın bertaraf edilmesi için Türkiye sırasıyla Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarına mecbur kaldı. Ancak, bunların hepsinin taktiksel olarak doğru hamleler olması, yapılan vahim stratejik yanlışlığı ortadan kaldırmıyor. Unutmamak ve unutturmamak gerekir ki, o stratejik yanlışlar yapılmasaydı, ağır askeri, ekonomik ve siyasi bedellere yol açan operasyonlara ihtiyaç olmazdı.
Benzer değerlendirmeyi şimdi Libya bakımından yapmak mümkün.
Doğu Akdeniz'in en güçlü ve en uzun sahiline sahip devleti olarak Türkiye'nin vaktinde yapması gereken -hadi G. Kıbrıs Rum Yönetimini dışarıda tutalım- Suriye, Mısır ve İsrail ile masaya oturup denizdeki egemenlik alanları sorununu müzakere ve anlaşma yoluyla çözmesiydi. Türkiye, siyasi ve diplomatik gücüyle bu müzakerelerden istediği sonucu pekala alabilirdi. AKP/RTE yönetimindeki Türkiye bu ülkelerle müzakere arayacak yerde, vahim bir stratejik hataya düşerek, hepsiyle kavga etti. Öyle olunca, bu ülkeler kendi aralarında Türkiye aleyhine anlaşmalar yaptılar.
Tren kaçmak üzereydi. AKP/Recep Tayyip Erdoğan bu vahim tablo karşısında son anda bir taktiksel hamleye Libya ile son günlerde tartışılan "mutabakat muhtıralarını" yaptı. Bu, taktiksel olarak doğru bir adım olarak gözüküyor. Ancak, bu "muhtıralar" çeşitli bakımlardan çok kırılgan.
Trablus'daki Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin "BM tarafından tanınıyor olması"na fazla bel bağlamamak gerekiyor. Trablus'daki hükümetin BM tarafından Kaddafi yönetimindeki devletin "halefi" olarak "meşru" görülüyor olması, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin -şimdilik- Libya karışıklığında farklı tarafları destekliyor olmalarından kaynaklanıyor. 
Gerçekten, Rusya giderek artan ölçüde, Libya topraklarının çok büyük kısmını kontrol eden Khalife Hafter'i destekliyor. Fransa, BAE ve Suudi Arabistan da öyle. Rusya'nın Suriye'den sonra şimdi de Libya'da kesin üstünlük sağlamasından çekinen ABD, şimdilik Trablus hükümetini destekler gibi duruyorsa da, Hafter ile de temaslarını koruyor. Uluslararası basın, Trablus hükümetine kayda değer askeri destek veren yegane ülkenin Türkiye olduğunu yazıyor.
Şimdi Cumhurbaşkanı, "Müslüman kardeş (İhvan)" olduğu bilinen Trablus hükümetini desteklemek üzere, talep gelirse, Libya'ya asker göndermekten söz ediyor. Böyle bir durum, Türkiye'nin Libya iç savaşına doğrudan taraf olması ve -Rusya başta- Hafter'i destekleyen ülkelerle karşı karşıya gelmesi demek olacak. (Bu noktada, etrafından dolaşma girişimlerine karşı uyanık olmak ve Anayasa'nın 92'in maddesinin gereklerinin yerine getirilmesini dikkatle izlemek gerekiyor. Bu görev başta CHP'ne düşüyor).
AKP/Recep Tayyip Erdoğan bir açmazla karşı karşıya... Trablus'daki hükümetin düşmesini engellemek için şimdi yine vahim bir stratejik hataya ve denizaşırı bir savaşa hazırlandığı anlaşılıyor. Gelişmeleri kendi haline bıraksa, Hafter güçlerinin Trablus'u ele geçirmelerinin kaçınılmaz olduğunu görüyor. Bu takdirde, son imzalanan muhtıraların akibeti belirsiz hale gelecek. Böyle bir durumda, belgelerin geçerliliğinin korunması için Putin'in "aracılığına" ihtiyaç duyulacak ve Rusya'ya bağımlılık konusunda yeni bir alan daha açılmış olacak.
Velhasıl. yıllar içinde yapılan stratejik hatalar düzeltilmeden, taktik hamleler Türkiye'ye "Orta Doğu bataklığına" giderek daha fazla saplıyor. Ne yazık ki böyle bir gidiş görülmüyor.
Bütün bunlar olurken CHP ne yaptı, ne yapıyor?
Bu ayrı bir yazı konusu olur.


13 Aralık 2019 Cuma

DIŞ GÜÇLER EN ÇOK KİMİ SEVER.



Bir ülkeyi yönetenler, uluslar arası ilişkilerde önce ülkelerinin çıkarlarını savunurlar, bu çıkarlar ile müttefiklerinin çıkarlarını telif ederler.
Bu tür yönetimler belki iyi bir müttefik olarak kabul edilirler ama özellikle süper güçler tarafından pek tutulmazlar.
Süper gücü elinde bulunduranlar, karşılarında hareket serbestisi olan, korkacağı, çekineceği bir nedeni ya da nedenleri olmayan ülke yöneticileriyle iyi ilişkilerini sürdürürler ama bunlardan pek hoşlanmazlar.
Hareket serbestisi sınırlı olan, ama korkacağı, çekineceği bir şahsi zaafı olmayan devlet adamları dış dünya da gerçek anlamda saygı görürler, ama çok hoşlanılmazlar.
Bu tip devlet adamları kuvvetler ayrılığının güçlü olarak yaşandığı ülkelerin yöneticileridir. Zira, ilişki de bulunduğu yabancı ülke yöneticileri bilirler ki, o yönetici tek başına belli noktalara kadar inisiyatif kullanabilirler daha fazlasını yapamazlar.
Zira bu ülkeler demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işleyen  ülkeler olduklarından yöneticileri istedikleri gibi davranamazlar. Onların hesap verecekleri bir parlamentoları, eylem ve işlemlerin denetleyecek bir yargı sistemi ve her şeyin ötesinde kendilerini kamu adına izleyen özgür basınları vardır.
Onun için dış güçler, özellikle emperyalistler,hem parlamentoya, hem yönetime ve  hem de yargıya tek başına egemen olan ülke yöneticilerini çok seveler, hele bir de bunların şahıslarının ve yakınlarının kurcalandığında ortaya pis kokuların yayılacağı açıkları, zaafları varsa kullanılmaya çok müsaittirler.
Bu tür yönetimler oluşsun diye de çaba sarf ederler.
Kuvvetler ayrılığının güçlü olduğu ülkelerde yöneticiyi ikna etseler, ses yükseltecek karşı çıkacak bir parlamento vardır, hadi onu da ikna etiller karşılarına bağımsız yargı çıkar ve en sonunda kamu adına ülkeyi yönetenleri denetleyen özgür bir basın vardır.
 Eski CIA Türkiye Şefi Paul Bernard Henze’nin Beyaz Saraya verdiği raporda tam da bugünü tarif etmiştir, “Bu Cumhuriyet’te (yani Türkiye’de) biz Amerika’nın çıkarlarını harekete geçirmekte zorlanıyoruz. Onun için tek adam rejimine Türkiye gitmelidir” diyerek yazmıştı.
Halbuki Amerika Birleşik Devletlerinde durum tam tersidir. Nitekim, daha çok yakın günlerde, Amerika Birleşik Devlerinde parlamentoya ve başkana bir mahkeme hakimi kararında “siz hukukun üstünde değilsiniz  diyerek, tam deyimiyle “Ayar çekmiş”, kuvvetler ayrılığının en güzel örneğini vermiştir.
Tek adam rejiminin egemen olduğu ülkelerde de böyle  karar verecek bir hakim çıkabilir ama o hakim makamında kaç gün kalabilir o bilinmez.
Nitekim, ülkemizde çok yenilerde Adalet Bakanı’nın bir genelge göndererek, bazı davaların aşamaların bildirilmesi isteğine “neden” diye karşı çıkan bir hakim sürüldü.
  O bakımdan dış güçler, emperyalistler tek adam  rejimlerini çok severler.
Zira bunlara her istediklerini bir telefon temasıyla yaptırırlar.
Emperyalistler, bu tek adamların kendi kamuoylarını uyutmaları, tatmin etmeler için zaman zaman kendilerini hedef alan sözde sert söylemlerini dahi hafif tebessümle ama hiçte ciddiye almadan, tek adamın kamuoyu uyusun diye dinliyormuş gibi yaparlar.  
Hatta bir adım daha ileri gidip “tek adama hayran olduklarını” bile söyleyebilirler.

10 Aralık 2019 Salı

HALKBANK’I DOLANDIRMAYA ÇALIŞIYORLARMIŞ.



Tayyip Erdoğan eski yol arkadaşları olan Şehir Üniversitesi kurucuları hakkında Halk Bank’ı dolandırmaya çalıştıkları iddiasında bulundu.
 Cumhurbaşkanı Erdoğan, "(Şehir Üniversitesi ile ilgili) Bunlar Halk Bankası'nı da dolandırmaya çalışıyorlar. Halk Bankası'ndan kredi talebinde bulunuyorlar. Halk Bankası ciddi bir kredi veriyor. Maalesef bunlar, ödeme planında Halk Bankası'na ödemeleri yapmıyorlar. Halk Bankası da kendilerini sürekli uyarıyor. Şu anda borçları 417 milyon noktasında" ifadelerinde bulundu.
Kimmiş bu Halk Bank’ı dolandırmak isteyenler ? Eski yol arkadaşları olan Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Mehmet Şimşek imiş.
Bunu söyleyen bugünün Cumhurbaşkanı, geçmiş dönemin Başbakanı itham edilen kişiler ise, onun bakanları. Bu durum uygar bir ülkede olsa şimdiye kıyamet kopardı.
Hırsızlıklarını, dolandırıcılıklarını biliyordun da savcıları niye harekete geçirmedin diye.
Bunlar Halk Bank’tan kredi almışlar ama vad ettikleri şekilde geri ödemeleri yapmıyorlarmış.
Taahhüdünü ihlal eden borçluya karşı ne yapılacağı bellidir. Banka krediyi verirken teminat ve kefalet almışsa, teminatların ve kefillerin üzerine gider.
Burada hakikaten bir borç ödememe, Tayyip Beyin deyimi ile, bankanın dolandırılması söz konusu ise banka yasal işlemleri başlatır. Gayrimenkul teminatı varsa onu paraya çevirir, krediye kefil olan gerçek kişiler var ise onların mal varlıkları üzerine gider.
Bir fiilin dolandırıcılık olarak nitelenebilmesi için: Fiili işleyen kişi ya da kişiler tarafından  hileli hareketler yapılmalıdır. Mağdurun, burada bankanın,  inceleme eğilimini ortadan kaldıracak davranışlar failler tarafından sergilenmelidir.
Fiili işleyen kişi ya da kişiler tarafından yapılan hileli hareketler herhangi bir kimseyi aldatacak nitelikte olmalıdır.
Bu olayda dolandırıcıların, kendi  lehlerine haksız bir fayda elde edilmelidirler. Fiili işleyen kişiler Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle, Abdullah Gül, Ali Babacan,  Ahmet Davutoğlu ve Mehmet Şimşek kendileri lehine fayda elde etmek için bilerek ve isteyerek hileli hareketler yapmış olmalıdırlar, mağdura verilen zarar ile fiili işleyenlerin eylemi arasında uygun illiyet bağı mevcut olmalıdır.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu ithamından sonra, insanın aklına şu soru geliyor. Bu dolandırıcılıkla suçlananlar yani sizin dolandırıcılıkla itham ettiğiniz kişiler, yeni parti kurma çabasına girmeselerdi de siz onları, yanlış bir şekilde, dolandırıcılıkla gene de suçlayacak mıydınız?
Hiç zannetmiyorum.
Kamu bankalarından milyonlarca dolarlık kredi verdirilerek, mal mülk sahibi yapılan başka insanlar da kamu bankalarına olan borçlarını zamanında ödeyemiyorlar. Örnek mi istiyorsunuz işte “TÜPCÜ” .
Eğer her borcunu ödeyemeyen ve bu nedenle icralık olanlar dolandırıcılıkla itham edilecekse AKP’nin devri iktidarında milyonlarca dolandırıcı var demektir.  
Zira icra daireleri, borcunu ödeyemediği için borçlular aleyhine yürütülen icra takipleri ile dolu. Ekonomik çöküntü dönemlerinde, ülkelerde bazı suçlar artar, bunlar hırsızlık, gasp, kapkaç gibi suçlardır.
17 senelik muhafazakar AKP iktidarında bu suçlara birde ekonomiyle alakası olmayan, kadın cinayetleri, ÇOCUK İSTİSMARI suçları ilave oldu.
Her sabah gazetelerde, yukarıda belirttiğimiz ekonomik suçların yanında ya  bir kadın cinayeti  ya da çocuk istismarı haberi okuyoruz.
Bu suç türleri, ekonominin ve ahlaki çöküntünün yaşandığı dönemlerde artar.
AKP’nin devri iktidarında sadece ekonomi çökmedi, ahlaki çöküntüde en az ekonomik çöküntü kadar şiddetli oldu.
17 Yıllık AKP İktidarından ekonomik çöküntünün neden olduğu ekonomik suçlarda büyük bir artış olduğunu  artık sağır sultan bile duydu.
Toplumun temizlenmesi için önce siyasilerin temizlenmesi gerekir, o zaman TBMM eski ve yeni tüm Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların, Belediye Başkanlarının kendilerinin, eşlerinin, çocuklarının ve yakın akrabalarının mal varlığını bir araştırsın ki, kim hırsız kim değil  ortaya çıksın.    



6 Aralık 2019 Cuma

YABANCILAR GÜLMEKTEN ÖLECEK



Yandaş medyanın hali Türkiye'yi izleyen yabancıların gülmekten ölmelerine sebep olursa şaşmamak lazım.  Son örnek NATO zirvesi sonrası yazılanlar..
Londra'da 3-4 Aralık günleri yapılan NATO zirvesinde alınacak kararlardan en önemlisinin, Rusya'ya karşı Polonya'yı ve Baltık Ülkelerini koruyacak savunma düzenlemelerinin güncellenmesi olduğu biliniyordu. PYD/PYD'nin NATO tarafından terörist olarak tanınması konusunda ısrarcı olan Türkiye'nin bu konuda nasıl tavır alacağı merak ediliyordu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Londra'ya hareketinden önce Türkiye'nin alacağı tutumu şöyle açıklamıştı:
"....bizim terör örgütü olarak telakki ettiğimiz ve kendileriyle terör mücadelesi verdiklerimizi, bizim NATO’daki dostlarımız eğer terör örgütü olarak kabul etmezse, kusura bakmasınlar, orada atılacak her türlü adımın karşısında oluruz..."
Bu sözler, PYD/YPG'nin terör örgütü olarak ilan edilmemesi durumunda NATO'nun bütün kararlarını, bu arada Baltık kararını, Türkiye'nin veto edeceğinin en yetkili ağızdan ilanıydı.
Peki ne oldu? Genel Sekreter Stoltenberg, toplantılar sonrasında, Polonya'nın ve Baltık ülkelerinin savunmasına ilişkin kararın bütün üye ülkelerin onayı ile kabul edildiğini açıkladı. 
PYD/YPG terör örgütü olarak ilan edildi mi? Ne gezer! Genel Sekreter, bu örgütlerin nasıl tanımlanacağı konusunda üye ülkeler arasında farklı görüşler olduğunun da altını çizerek, konunun toplantılarda konuşulmadığını ifade etti.
Hal böyle iken, bugünkü yandaş gazeteler, "kriz çözüldü", "istediğimizi aldık", "terörün her türü tehdit" gibi başlıklarla çıktı. Öyle bir algı yaratmaya çalışıyorlar ki, sonuç bildirgesine giren "terörizm, bütün şekil ve tezahürleriyle bizim için tehdit olmayı sürdürüyor" ifadesi sanki Türkiye'nin ısrarıyla metne girmiş de, bizi tatmin eden bu ifade sonrası NATO'nun aldığı kararlara onay vermişiz.
Oysa bu ifade, sade suya tirit, terörizme bir tanım getirmeyen, bugüne kadar ilgili her uluslararası metne konulmuş olan, bütün devletlerin kolaylıkla altına imza atacağı, hiçbir sonuç doğurmayan basmakalıp bir ifadedir. Bu ifadenin herhangi bir metinde bulunması ile bulunmaması arasında pratikte hiçbir fark yoktur.
Nitekim, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, terörizmin tanımı konusunda Türkiye ile görüş ayrılıkları olduğunu açıkladı.

Gerçek şu: Hiçbir karşılık almadan NATO'nun bütün kararlarına onay vermişiz! Şimdi yabancılar Türkiye'nin içine düşürüldüğü duruma katıla katıla gülmesinler de ne yapsınlar!
Durum bununla kalsa yine iyi....
"Rusya'nın saldırgan davranışları Avrupa-Atlantik güvenliği için tehdit oluşturuyor" ifadesinin sonuç bildirgesinde yer almasına da onay vermişiz. İyi de, "saldırgan ve tehdit" olduğunu kabul ettiğimiz Rusya ile nasıl içli-dışlı oluyoruz ve ülke savunması gibi en hassas bir konuda işbirliği yapıyoruz? Yandaş medya bu duruma bir açıklık getirse de anlasak!
Dış politika ne yapıldığı bilinmez şekilde savruldukça savruluyor.