21 Mayıs 2019 Salı

YASAK SAVMA



Lord Kinross'un ünlü "Atatürk" kitabının alt başlığı, okuyanlar bilir , "Bir Milletin Yeniden Doğuşu"dur (The Rebirth of a Nation). Bu alt başlık, kurtuluş mücadelesinin özeti gibidir. Ülkesi emperyalistler tarafından işgal edilmiş olan bir devletten, büyük dehanın önderliğinde bu millet, bu devlet yeniden yaratılmıştır. 19 Mayıs 1919, O  yeniden doğuş için atılan ilk adımdır. 
19 Mayıs 1919 Türkün Anadolu’da kendi kendisinin efendisi olabileceğinin canlı örneğinin ilk adımıdır.
Türk milleti için bu kadar önemli olan bir olayın 100. yıl dönümünde alelacele ve göstermelik bir "devlet" töreni düzenleyerek, bunun için sadece birkaç gün önceden davet yapmak, Akşener'in dediği gibi, devlet ciddiyeti ile bağdaşmaz. 
Daveti reddederken Akşener'in ileri sürdüğü "protokol" gerekçesi haklıdır; ancak, işin esası değildir.
Davetin reddedilmesine esas olması gereken gerekçe, Türkiye'yi yönetenlerin, Türkiye’nin kurtarıcısı ve  kurucusu  Atatürk'e yaklaşımları olmalıdır. Atatürk ve onun en yakın silah arkadaşına “İki Ayyaş” diyenlerin  ve hatta ulu önder Atatürk’ün annesine en çirkin iftiraların atılmasına sessiz kalanların, Atatürk'e ve onun devrimlerine saldırıları saymakla bitmez.
Bu nedenle bu davet reddedilmeliydi.
Ayrıca bu davet, Recep Tayyip Erdoğan’ın ben istersem onlara dilediğim gibi hakaret ederim, canım istediği zaman başlarını okşarım, gel derim onlarda gelirler imajı yaratmaya yöneliktir. 
Bu oyuna gelinmemeliydi.
Sadece son birkaç günde; Bursa'nın AKP'li belediyesi 19 Mayıs için Atatürk'ün adının geçmediği afişler astığı, Cumhuriyet'in başkentinin belediye meclisi salonuna Atatürk resminin  yeni başkan Mansur Yavaş’ın seçilmesiyle   seçilmesiyle mümkün olabildiği, Mansur Yavaş seçilmeseydi o resim oraya asılmayacağı görüldü.  Bütün resmi kurumlarda Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan'ın resimleri yan yana asılı duruyor. Belli ki resimler şimdilik yan yana. Büyük ihtimalle bir süre sonra Atatürk resmi oralardan kaldırılacaktır!
Bu zihniyettekilerin sırf göz boyamak için düzenledikleri, samimiyetten uzak 19 Mayıs törenine yapılan davete katılmak, o zihniyeti paylaşmak anlamına gelir ki, bu,  Atatürk ve Cumhuriyet sevdalılarının affedebileceği bir davranış değildir.
"Devlet kuran Parti " niteliğiyle ara sıra da olsa haklı olarak övünen Cumhuriyet Halk Partisi'nin, Türk Milleti'nin yeniden doğuşuna yol açan 19 Mayıs 1919'un ve önümüzdeki dört buçuk yılda gelecek diğer mucizevi olayların yüzüncü yıllarının anılması, halka ve özellikle gençlere anlatılması için yıllara yayılacak kapsamlı bir hazırlık yapmamış olduğu anlaşılıyor. Bu Cumhuriyet Halk Partisine gönül verenler  için hüzün verici ama parti yöneticileri içinde kendilerini sorgulamaları gereken bir durum.
 Gazinin iki büyük eserimden biri dediği Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ü ve 19 Mayıs'ı anmak için "devlet'in düzenleyeceği samimiyetsiz törenlere katılmak mecburiyetinde mi kalmalıydı!
Bu durum gerçek Cumhuriyet Halk Partililerin içlerini  acıtıyor.
Unutulmaması gereken bir diğer konu ise, göstermelik 100. Yıl kutlama davetinin, Atatürk’ün kurduğu partinin  Genel Başkanı birkaç gün önce linç teşebbüsüyle karşılaştığında geçmiş olsun demeyi bile çok gören  AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldiğidir.
Hadi Kemal Kılıçdaroğlu kendisine ve temsil ettiği partiye yapılan saygısızlığı, nezaketsizliği unutup bir hata yapıp bu daveti kabul etti, etrafında doğru davranışın nasıl olması gerektiğini anlatacak Atatürkçü, vatansever, Cumhuriyetçi kimseler demi yok?
Zira yapılan davet tam bir “yasak savmadır”
Daveti reddederken ki tepkisini eksik bulmakla beraber, Meral Akşener’in tavrını kutluyorum.





https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif



17 Mayıs 2019 Cuma

HUKUK DEMOKRASİNİN VE ÖZGÜRLÜKLERİN SİMGESİDİR


              
        Cumhuriyetimizin niteliklerini belirten Anayasamızın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini sayarken “….Bir hukuk devleti” olduğunu hükme bağlamıştır. İlk üç maddesinin değiştirilemeyeceğini ve hatta değiştirilmesinin  teklif dahi edilemeyeceğini hüküm altına almıştır.

        Hukuk devleti, yönetilenlerin uyması gereken hukuk kuralları koyarken, yönetenlerin de hukuka uygun davranmalarını zorunlu kılar. Bu nedenle bir “cahil bilgicinin”  “…..Anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz” sözüne zamanında gerekli tepki vermezseniz ya da bir takım siyasetçilerin “….her şeye hayır diyorsunuz”, dememeleri için açıkça Anayasaya, yasalara aykırı olan Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin, yedek üyeleri ile birlikte toplanmasına ses çıkartmazsanız; bu Kurula bugün Kurul demek için Anayasa ve yasaların emredici kurallarını çiğneyerek toplanması karşısında da sadece hamasi nutuk atabilirsiniz.

        Anayasamızın “E.Seçimlerin genel yönetim ve denetimi” başlığını taşıyan 79.maddesinin 5. ve 6. fıkraları, Yüksek Seçim Kurulu’nun teşkilini düzenlemektedir. 79.maddenin 5. ve 6. fıkralarında Yüksek Seçim Kurulu’nun yedi asil ve dört yedek üyeden oluştuğu, dört yedek üyenin kura ile belirleneceği hüküm altına alınmıştır.

        Yine 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 11. maddesinde Yüksek Seçim Kurulu’nun yedi asil dört yedek üyeden oluşacağı hüküm altına alınmıştır.

        Aynı husus Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’da da düzenlenmiştir.

        Anayasanın ve yasaların bu açık hükmüne rağmen,2011 yılında, siyasi partilerin de görüşü alınarak, Anayasa ve yasalarda değişiklik yapmak ihtiyacı duymadan, tam bir “Çadır Devleti” mantığı ile “biz yaptık oldu” diyerek Yüksek Seçim Kurulu’nun karar almak için yedekleri ile birlikte toplanması konusunda mutabık kalınmıştır. Bir hukuk devletinde böyle bir hukuk garabetini  savunabilmek mümkün değildir.

        Demokrasilerde, demokratik yollarla seçilmiş karar organlarının hakkı, seçilmemiş grup ya da grupların karşısında göstermelik kalmakta ise o rejime demokratik denemez.

        Nitekim İstanbul seçimlerinde, Anayasa ve yasalara aykırı bir şekilde toplanan Yüksek Seçim Kurulu, “YOK HÜKMÜNDE BİR KARARLA” seçilmiş Başkanın hakkını gasp etmiştir.

        Bu yaşadığımız haksızlığın, hukuksuzluğun müsebbibi demokratik, siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru olan siyasi partiler, “albay-çavuş” ilişkisi içinde, Yüksek Yargıçlardan oluşan Yüksek Seçim Kurulu’nun anayasayı ve yasaları çiğnemesine göz yummuşlar hatta çanak tutmuşlardır.

        Anayasa’nın ve Cumhuriyetin temel nitelikleri ile sorunu olan “Tek adam rejimini”  savunan iktidar partisi için bu açık anayasaya aykırılık bir sorun ifade etmeyebilir, ama hukuk devletini savunan siyasi partiler bu Anayasa’ya aykırı işlemi nasıl kabul etmişlerdir anlayabilmek mümkün değildir.

        Bu davranış,  bu anayasa ihlaline destek verenlerin bir hukuk bilgisinin de, anlayışının da olmadığını açıkça ortaya koymuştur.

        Yarın açıkça anayasaya aykırı bir kararla iktidar gücünü elinde bulunduranlar zaten baskı altına aldıkları özgürlükleri tümden kaldırırlarsa , bu konuda da hukuk nosyonundan  yoksun olanlardan bir şey beklemek mümkün değildir.

        İnanıyorum ki, bu hukuk faciasını partilere yaptıranlar “hukukçulukları kendisinden menkul” bazı hukukçu(!) olduğunu iddia edenlerdir.

        Hiçbir meslek sahibinin hata yapması elbette mazur görülemez ama hukukçu hata yaptığı zaman toplumu uçuruma sürükler; aynen Yüksek Seçim Kurulu’nun, anayasa aykırı bir şekilde toplanıp karar vermesine imkan tanıyanlar gibi.


14 Mayıs 2019 Salı

HALKIN AKLIYLA ALAY ETMEK



Hakikaten çok tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. Bizi yönetenler bu toplumu hakikaten zeka sorunlu insanlardan oluşan bir toplum olarak kabul ediyorlar ve milletin aklıyla alay ediyorlar.

Örnek mi istiyorsunuz. Ülkeyi 17 yıldır AKP iktidarı yönetiyor ama ülkede olan bütün olumsuzlukların tek sorumlusu CHP. CHP çok uzun zamandan beri tek başına iktidar olmuyor, olamıyor.

Ama olsun tek sorumlu CHP (!)

Türkiye’nin gerçek aydınları yıllardan beri FETO’cu diye nitelenen cemaatin, çetenin devletin içine sızdığını, bunlara göz yuman dinci iktidarların başına bela olacaklarını yazdı çizdi.
17 yıldır bu ülkeyi yöneten AKP İktidarının en yetkili ağızları ilk okul mezunu bir meczubun peşinden koştukları gibi el, etek öpüp her türlü yardakçılığı yapmakta bir sakınca görmediler.
Hatta o hale geldi ki memur olabilmek, terfi edip bir makama gelebilmek, terfi etmek isteyen memur, FETO’cu olmak ya da en azından öyle görünmek zorundaydı.
Bunların yurt dışında açtıkları okulların, ilk ziyaret edilmesi gereken yerler olduğu talimatı  kamu görevlilerine verildi.

Ama olsun gene de FETOCU olmakla suçlanan CHP.

PKK terör örgütüyle Oslo’da, Kandil’de  temas kuran masaya oturan AKP yetkilileri. Bebek katilinin mesajının Diyarbakır Meydanında okunmasına izin veren AKP, bölücülerle “megri megri” diye oynayan onlar, PKK’lılar size ateş açmadığı sürece onlara ateş açılmayacak diyen, kazılan hendeklere göz yuman onlar,  ama bu coğrafya da yaşayan tüm vatandaşların oyuna talibim dediği için PKK ile işbirliği yapan CHP.
17 yıldır tek başına iktidarda olan, dikensiz gül bahçesinde ülkeyi yöneten, daha doğrusu yönetemeyen, bu nedenle ülke ekonomisini iflas noktasına getiren AKP ama ülke ekonomisinin içine düştüğü bataklığın sorumlusu CHP.
Cumhuriyetin AKP İktidarına kadar yaptığı, tüttürdüğü tüm bacaları sat, eşe dosta peşkeş çek, örnek mi istiyorsun, İşte Balıkesir SEKA,
Bugüne kadar Cumhuriyet tarihinde devlet hazinesinin en çok yağmalandığı dönem senin 17 yıllık iktidarın olsun gene de suçlanan CHP olsun.
Bu ülkede yaşamayan birisi AKP’lilerin suçlamaları karşısında iktidar partisinin CHP olduğunu zanneder.
Bu bir algı operasyonu, ama halkın aklıyla alay ederek yapılan bir algı operasyonu.
Ekonomi çökünce maske düşüyor, göz boyama, Goebbels vari gerçek olmayanların devamlı tekrarı artık etki etmiyor. Bir İslamcı yazar, laiklerden, Atatürkçülerden özür diliyor.
Bu ayılan uyanan kitle her geçen gün büyüyor. Büyünüz bozuldu. Söylediklerinizin, yaptıklarınızın İslam ahlakıyla, inancıyla hiç alakası olmadığı anlaşılıyor.
Saçı bitmedik yetimin hakkının eşe dosta peşkeş çekildiğini artık gözü kapalı size oy verenler de görüp anlamaya başladılar.
İnsanlığı kana bulayan Adolf Hitler'in propaganda bakanı Paul Joseph Goebbels, verdiği konferanslarda yalanları sıkça tekrar etmenin propagandanın  en önemli aracı olduğunu dile getirmiştir.
Yaygın yalan söyleme  bir demokrasi içindeki yurttaşların kararlarını  yanlış bilgilere dayandırma ihtimalinin yüksek olması nedeniyle meseleler ve adaylar hakkında  oy kullanırken  bilinçli tercihler yapılmasını zorlaştırır.
Demokrasiler, ancak yurttaşların güvenilir bilgilere sahip olduğu ve yüksek düzeyde şeffaflık ve dürüstlük bulunduğu zaman çalışabilecek, oldukça etkin bir fikirler piyasasını içerdikleri zaman en iyi şekilde yaşarlar.
  

  


10 Mayıs 2019 Cuma

CHP’NİN ŞİMDİ YAPMASI GEREKEN




Cumhuriyet Halk Partisi  Parti Meclisi toplanıp 23 Haziran seçimlerine çok doğru bir şekilde katılma kararı aldı.
 Parti Meclisi toplantısından sonra yapılan açıklamada: "Demokrasinin olmazsa olmazı olan Meclis denetimi, bağımsız yargı, tarafsız medya tarihe karıştı. Demokratik meşruiyetin elde kalan son kalesi olan sandık, millet iradesine kastedenlerin emellerine terk edildi.
 "Demokrasinin temelini oluşturan 'hukukun üstünlüğü', 'kuvvetler ayrılığı', 'seçme ve seçilme hakkı' bu kararla açıkça ortadan kaldırıldı".
Bunlar elbette  çok yerinde saptamalar. Buna karşı ne yapılacağı "demokratik mücadelemizi artan bir azim ve güçlü bir kararlıkla sürdüreceğiz" şeklindeydi.
Söylenen  o "demokratik mücadele" sadece 23 Haziran seçimlerini kazanmaya odaklanan bir strateji ise, bu, yeterli olmayıp, Türkiye’nin içinde yaşadığı çıkmazdan kurtulmak için kafi değildir.
Yüksek Seçim Kurulunun 6 Mayıs kararı gösterdi ki, ortada ne pahasına olursa olsun seçim kaybetmeye tahammülü  olmayan, demokrasiyi içine sindiremeyen bir yapı var. Karar alma mevkiinde olan bu yapı, aldığı hukukla bağdaşır yanı bulunmayan kararları, sistemde denge fren mekanizması da olmadığından, "bağımsız" yargı organları dahil, devletin bütün kurumlarına uygulatabiliyor.
O nedenle, yalnızca İstanbul seçimlerine odaklanmayı aşacak, örneğin, ulusal ve uluslararası hukuk yollarını içine alacak, sivil toplumu, baroları, hukuk kurumlarını ve bilim insanlarını meşru yollarla harekete geçmeye cesaretlendirecek, medyayı mümkün olduğunca etkin kullanacak, siyasi alanda da, 16 Nisan 2017 halk oylaması ve 24 Haziran 2018 seçimi sonuçlarının meşruiyetini, dolayısıyla Anayasa değişikliğinin meşruiyetini, ülke çapında tartışmaya açacak yoğun ve geniş cepheli bir mücadeleye ihtiyaç var. 
AKP İktidarının bugüne kadar yaptıklarının üstüne, Yüksek Seçim Kurulu’nun o hukuk ayıbı kararından sonra, devleti kuran Cumhuriyet Halk Partisine düşen görev, bu ucube anayasadan bir an evvel kurtulma, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, çağdaş uygarlık düzeyine erişmenin yolunu açacak, denge fren mekanizmalarının var olduğu parlamenter rejimi kurma yolunda bir anayasa değişikliği için mücadelenin başlatılacağını ilan etmesi olurdu.
Bu yaşamsal ihtiyaçların dile getirilip öncülüğünü yapmakta, dün olduğu gibi bugünde, emperyalistlerin, içerdeki yetmez ama evetçi işbirlikçileriyle ülkeye dayattığı tek adam rejimini yıkıp, çoğulcu demokrasiyi tekrar hayata geçirmek için Cumhuriyet Halk Partisinin yapması gereken, diğer millici ve demokrat anlayış sahipleriyle geniş bir cephe oluşturarak, ülkeyi içine düştüğü bu karanlıklardan kurtarmaktır.
 Nitekim 31 Mart Seçim  sonucunda  Millet İttifakı’nın başarısı, geniş kitlelere bir cesaret verdi, bu Dünyada örneği olmayan ucube rejimden kurtulmanın mümkün olduğu kanısını geniş kitlelerde uyandırdı.
Cumhuriyet Halk Partisi şimdi, sadece 23 Haziran seçimlerine odaklanmanın dışında, emperyalistlerin Türkiye’ye dayattığı tek adam rejiminden kurtulmak için, gecikmeden demokratik mücadelenin öncülüğünü yapmalıdır.
Aslında bu, Bursa nutkunda hepimize verilen bir görevdir. Demokratik yollarla baskılara boyun eğmeden, korkmadan, yılmadan mücadele etmek, her uygar insanın yapması gereken bir davranıştır.
Ülkenin içine düştüğü karanlığı aydınlığa çevirmek de düzeltmek de hepimizin görevidir.








7 Mayıs 2019 Salı

İSTANBUL SEÇİMLERİNİN YENİLENMESİNİN SONUÇLARI



Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan Yüksek Seçim Kurulu İstanbul seçimlerini iptal etti. İptal ettiği kararı bile kendileri açıklayamadı, açıklama önce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Yüksek Seçim Kurlundaki temsilcisinden geldi, sonra da  halkın önüne çıkamayan Yüksek Seçim Kurulu üyeleri kararlarını yazıl açıklama ile kamuoyuna duyurdular.
Bunun anlamı Yüksek Seçim Kurulu üyeleri verdikleri karardan rahatsızlar ki, kameraların önüne geçip kendi kararlarını göğüslerini gere gere açıklayamıyorlar.
İstanbul'da yenilenecek seçimin, CHP başta, muhalefet tarafından boykot edilmesi gerektiği bazı kişiler tarafından dile getiriliyor. Seçimin boykot edilmesi halinde ancak yeni seçilecek belediye başkanının meşruiyeti tartışılır hale getirilebilir, Türkiye ve dış dünya çapında etkisi sınırlı kalır.  Dolayısıyla, yapılacak hamlenin İstanbul seçimlerini boykot etmenin çok ötesine gitmesi gerekir.
Nitekim Kılıçdaroğlu'na atılan yumruk hadisesinde görüldüğü gibi, bir "kontrollü kargaşa" çıkartılması AKP iktidarının daha doğru bir ifadeyle tek adam rejimin işine gelecektir. İktidar da bunun beklentisi içindedir.  Böylece bütün tıkanmışlıkların ve olumsuzlukların sorumluluğu bakımından bir adres yaratılmış olacaktır. O nedenle, Millet ittifakı mensuplarının çok dikkatli davranıp provokasyona gelmemeleri  gerekmektedir.
Yüksek Seçim Kurulu’nun  verdiği bu  karar elbette Türk demokrasi tarihine bir karar leke olarak geçecektir ama, bu olaya salt iç siyaset açısından bakmak büyük bir yanlış olur. Bu karar diş siyaset açısından da sorunlar yaratacaktır.
Tek adam rejim tıkanmış, ekonomi çökmüş, dış politika çıkmazda, hukuk devleti bitmiş, Anayasa ayaklar altında, Türkiye her önüyle duvara toslamış vaziyette. Bu tablonun sorumluluğunun "dışarıdan yapılan saldırılara" bağlanması da artık kimseye hatta AKP’yi destekleyenlere de inandırıcı gelmiyor.
 Uluslararası ilişkiler  açısından da bu dakikadan sonra Türkiye’ye büyük siyasi baskılar yapılacaktır. Nitekim bunun ilk işaret fişeği,  NATO komuta değişimi törenine Kıbrıs Rum temsilcisinin de davet edilmesidir. NATO üyesi olmayan bir devletin resmi NATO faaliyetine daveti ilk defa oldu. Bu durum, oybirliği  ile karar alan NATO'da Türkiye'nin "veto" yetkisinin etkisiz kılınması anlamına gelmektedir. Ve ilerisi  için çok kötü bir örnek oluşturacaktır. Bu yapılanın arkasında ABD'nin olduğunu görememek için kör olmak gerekir. Zira Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin temsilcisini oraya Amerikalı komutan kendisi davet etmiştir. Bu davetin ABD Yönetiminin hatta Trump’ın haberi olmadan yapılmış olması mümkün müdür?
Elbette değildir.
 Ama böylesine vahim bir gelişmeye rağmen Türkiye  Cumhuriyeti Yönetimi, birilerini kızdırmamak için mümkün olan en alt düzeyde -Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün bir soruya verdiği yanıt ile- tepki verdi.
Dış siyasette baskı sadece bununla sınırlı kalmayacaktır. Nitekim Avrupa Birliği ve ABD arka arkaya açıklamalar yaparak Türkiye'nin doğu Akdeniz'de sondaj çalışmalarına başlamasını "Kıbrıs'ın ilan ettiği münhasır ekonomik bölgenin ihlali" anlamına geldiğini bildirdiler ve bu çalışmaları durmasını kuvvetle talep ettiler. Bunlar da Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamalarıyla geçiştirildi.
Hatta hukuk devletinin büyük yara alması nedeniyle Avrupa Konseyi Türkiye’nin üyeliğini bile askıya alabilir.
Bu gelişmeler olurken, Trump'ın önümüzdeki aylarda Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştireceği bildiriliyordu. "Aman o ziyareti tehlikeye düşürecek bir adım atmayalım" kaygısı, duvara toslamış AKP iktidarı tarafından  Türkiye'nin çıkarlarının çok daha güçlü şekilde savunulmasını engelledi.
Oysa, Türkiye'nin yüksek çıkarları her koşulda savunulmalıdır. Öyle yapılmazsa ülkemizin menfaatlerine zarar verecek taleplerin arkası alınamaz.


3 Mayıs 2019 Cuma

EMPERYALİZMİN YIKILAN HAYALLERİ.



CIA’nın Ankara Büro şefi Paul Henze 2006 yılında Beyaz Saraya verdiği raporunda:
“Türkiye’nin bu şekliyle Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız.
Ülkeyi kuranlar denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclisi ikna ettiğimizde, Ordu, Orduyu ikna ettiğimizde Yargı karşımıza çıkabiliyor.
Eğer Amerikan çıkarı Türkiye’de bir federe kurulması ise  mutlaka ve öncelikle  YARGI, MECLİS VE HÜKÜMETİ tek elde toplayan Başkanlık rejimine geçilmelidir.” Demiştir.
Tabii bu kast ettiği kendi ülkesindeki denge ve fren mekanizmalarının  çok sağlıklı çalıştığı güçlü bir bağımsız yargının var olduğu bir sistem değil bugün bizde uygulanan “ucube” bir başkanlık sistemi.
CİA şefinin bu raporu, Batının büyük devletlerinin beklentisi olan Atatürk’ten sonra gerçekleştirdiği devrimlerinin yaşamayacağı inancının nasıl boşa çıktığının açık göstergesidir.
Ölümünden 68 yıl sonra bile onun kurduğu sistemin ayakta durduğunu tam bağımsızlık karakterinin ancak bu “ucube” başkanlık sistemi ile yok edilebileceğini düşünmüşlerdir.
Bunu hayata geçirebilmek içinde ülke içinde “Yetmez ama evetci” bir grup diplomalı satılık bulmuşlardır.
Türkiye’de o istenen tek adam rejimi kurulmuş ama çok kısa bir süre içinde bu “ucube rejimin” bu toplumun bünyesine uymadığı anlaşılmıştır.
Nitekim, halkın büyük kesimi de bunun farkına varmıştır ki 31 Mart Yerel seçimlerinde buna cevabını vererek   "Atatürk Cumhuriyeti'nin güvencesi" olduklarını ortaya koymuşlardır.
Cumhuriyet Halk Partisi halkın sağduyusuna  yönelik içten ve sağlam bir güvene sahiptir.Bu inancın sebebi halkımızın  geçmiş olaylardan kendi derslerini çıkartacağına emin olmasındandır. Nitekim 31 Mart seçim sonuçları ucube başkanlık sistemine halkın gösterdiği tepkinin neticesidir. Bu halk tepkisi yanlış yapan siyasetçilere doğru yolu göstermektedir.
İmamoğlu'nun Atatürk'e sıkça atıf yapmasının halkta heyecan yarattığı  görülmektedir ve bu durum ortadayken yapılması gereken Cumhuriyetin kuruluş değerlerine Atatürk ilke ve devrimlerine sıkı sıkıya sahip çıkmaktır.
Tabii bunu asıl yapması gereken, Devletten evvel var olan ve devleti kuran Cumhuriyet Halk Partisidir. Onun  öncelikle  kendi kuruluş değerleri olan, Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkması gerekmektedir.
Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Cumhuriyeti kuran ve çağdaş Türkiye’nin temellerini atan Cumhuriyet Halk Partisi, laiklik olmadan demokrasiyi sürdürebilmenin, özgürlükleri genişletebilmenin  mümkün olmadığını sonuna kadar savunmalıdır.
Ama asıl bundan evvel Ulu önder Kemal Atatürk’e saygı gösterip, O büyük adamdan söz ederken  AKP’lilerin yaptığı gibi "Gazi Mustafa Kemal" olarak nitelememeleri gerekmektedir.
Zira AKP’liler mecbur kaldıkça  ve böyle isimlendirerek onun, "kurtarıcı" kişiliğini sözümona kabul etmiş gibi görünerek, devlet kurucu ve devrimci vasıflarını simgeleyen "Atatürk"ü kendilerince yok saymaya çırpınıyorlar
Bunun nedeni , AKP yönetim kadrolarının tarihsel olarak Atatürk'e duydukları kin, bilinmeyen bir husus olmadığından, bu tutumları şaşırtıcı da değil.
O zaman Cumhuriyet Halk Partisine düşen görev, Atatürk ilke ve Devrimlerinin  bekçisi olduklarını, parti olarak güçlerini tarihsel köklerinden aldıklarını, Özgürlük ve tam bağımsızlığın Cumhuriyet Halk Partisi ve onun mensuplarının tutkusu olduğunu halka anlatmakdır.
Önümüzdeki dört yıl Yunanistan’ın İzmir’i 15 Mayıs 1919 da  İşgalinden başlayarak, Samsuna çıkışın, Amasya Tamiminin, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının, İnönü zaferlerinin, Sakarya Meydan Muharebesinin, İzmir’in kurtuluşunun ve nihayet Lozan’ın 100. Yıllarını Emperyalizmin hayallerinin nasıl yıkıldığını, Türkiye’nin bir devri kapatarak, mazlum ve tutsak devletlere uluslara vaz geçilmez reçete  verdiğini dünyaya anlatma zamanıdır.
Bu görev tabii Cumhuriyet Halk Partisinindir.  




30 Nisan 2019 Salı

APTAL DOSTUN OLACAĞINA AKILLI DÜŞMANIN OLSUN



31 Martta Türkiye de genel yerel yönetimler seçimleri yapıldı. Bu seçimin özelliği mahalli idareleri kimlerin ve hangi partilerin yöneteceğinin belirlenmesiydi.
Bu seçim sadece  yerel yöneticileri seçmek olmaktan öte, Tayyip Erdoğan’ın kendisini ortaya koyması ile 17 Yıllık AKP iktidarı hakkında seçmenin ne düşündüğünün en sağlıklı kamuoyu araştırması olmasıydı.
Son yıllarda yaşanan, nerede ise ülkenin iflasına kadar gidecek büyük ekonomik kriz, yolsuzluklar, neopotismin  halkta büyük bir tepki yarattığı, 2014 yerel seçimlerinde Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale, İzmir, Aydın, Eskişehir, Muğla, Burdur, Yalova, Zonguldak,Sinop, Giresun ve Hatay'da seçim kazanan CHP, 31 Mart Yerel Seçimleri'nde bu illere, Ankara,İstanbul Antalya, Adana, Mersin, Bilecik, Bolu, Kırşehir, Artvin ve Ardahan’ı da  ekledi.
Özellikle rantın ve bankamatik çalışan sayılarının  çok yüksek olduğu İstanbul, Ankara, Antalya gibi illerin kaybı AKP’yi ve bu belediyelerden nemalanan yandaşları  mutsuz  etmiştir.
Seçimin üstünden nerede ise bir ay geçmesine rağmen, İstanbul seçimleri AKP ve MHP’nin itirazları nedeniyle, kazanan Ekrem İmamoğlu mazbatasını alıp göreve başlamasına rağmen hala tartışılıyor.
Bir hukukçu gözüyle bu itirazların, itiraz sahipleri lehine bir sonuç doğuracağına inanmıyorum. Ama maalesef öyle bir Yüksek Seçim Kurulu var ki, kanun emredici hükmünü yok sayarak mühürsüz oy pusulalarını bile Yüksek Seçim Kurulundaki AKP temsilcisinin isteği doğrultusunda geçerli saydığı için hukuka uygun karar vereceği konusunda, olaya salt hukuk açısından bakanlarda  ciddi endişeler yaratmaktadır.
Seçim sonuçlarına itiraz eden iki parti, AKP ve MHP açısından baktığımız zaman her iki partinin beklentilerin birbirlerinden farklı olduğunu görüyoruz.
AKP’nin yaptığı itiraz, kendi tabanının, daha doğrusu İstanbul belediyesinden nemalanan yandaşların avutma çabasıdır; ve tüm itirazları red edilirsede ne yapalım, “bir yargı darbesiyle” karşı karşıyayız deyip işi kapatacaklardır.
Özellikle sandık kurullarının hukuka aykırı şekilde oluşturulduğu gerekcesiyle 31 Mart İstanbul seçimlerinin iptali talebi kabul edilirse, Tayyip Erdoğan’ın seçildiği Cumhurbaşkanlığı seçiminin de iptal olması gerekir. Zira 31 Marttaki sandık kurulu üyeleri ile,  Cumhurbaşkanlığı seçimindeki sandık kurulu üyelerinin  % 95’inden fazlası aynı kişilerden oluşmaktadır.
Onun için bu gerekçeyle İstanbul seçimlerinin iptali AKP’nin hiç işine gelmez zira; o zaman Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nın  meşruiyeti tartışılır hale gelir.
Ama asıl İstanbul seçimlerinin yenilenmesini, hukuksuzda olsa, isteyen MHP’dir. Zira yaptırılan kamuoyu araştırılmaları bu itirazlardan AKP tabanının da rahatsız olduğu ve seçimin yenilenmesi halinde Ekrem İmamoğlu’nun çok daha büyük farkla seçimi kazanacağı ortada olduğu için, seçimin yenilenmesi halinde MHP o zaman Binali Yıldırımı desteklemeyerek, Tayyip Erdoğan’ı sandığa gömmek istemektedir.
Çünkü bu ittifakla MHP’nin oylarını %18-20 lere çekmiştir. Onun için Tayyip Erdoğan’ın sandıkta kaybetmesinin kazananı MHP  ve AKP içinde Tayyip Erdoğan karşıtları olacaktır.
Zira seçim hukukunu bilenler, yenileme seçimlerinin 31 Mart’tan evvel kesinleştirilmiş seçmen listeleri ile olacağını bilirler. Bu nedenle AKP’nin, bazı kişilerin endişe ettiği gibi, başka illerden binlerce seçmeni İstanbul’a yenilenen seçimler için kaydırımayacağını bilirler.
İşte gelinen noktada durum AKP için iki ucu da pis değnekdir. Hani AKP’lilerin bu yaptıkları itirazları gördükçe, insanın aklına, aptal dostun olacağına akıllı düşmanın olsun atasözü geliyor.