5 Mart 2018 Pazartesi

KUVVETLER AYRILIĞI YOKSA HÜRRİYETTE YOKTUR.



Bundan 268 sene önce Montesquieu’nun söylediği gibi, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin tek elde toplandığı bir sistemde hiçbir şekilde hürriyet olamaz.
Böyle durumlarda kişi güvenliği kalmaz.
Çağdaş demokrasilerde kişi için en büyük güvence bağımsız yargının varlığıdır. Zira kişi uğradığı bir haksızlık karşısında kendisi için güvencenin bağımsız yargı olduğunu düşünür ve ona güvenir.
Modern dünyada her kişi bir şekilde, davalı, davacı, sanık, müşteki (şikayetçi) olarak yargı önüne çıkabilir.
Eğer o ülkede yargı gerçekten bağımsızsa, yargı karşısında kişi kendisini güvencede hisseder.Adaletin tecelli edeceğine inanır.
Ama ülkemizde durum maalesef böyle değil, bu ülkede kendisini Başbakan zanneden kişi çıkıp Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 28 Şubat davası sanıkları hakkında “En ağır cezaları” alacaklardır, diyebilmektedir.
Maalesef bu saçmalık karşısında bu ülkenin ne basını, ne üniversiteleri ve ne de kendisini aydın zannedenleri en ufak bir tepki vermemişlerdir.
Uygar bir ülkede böyle bir söz söylense en önce parlamento ayağa kalkar, o saçma sapan lafı söyleyen siyasetçiden bunun hesabını sorardı.
Ama maalesef parlamento da bunu yapacak, daha doğrusu bu vahameti algılayarak buna demokratik bir tepki verecek  siyasi parti kalmamıştır.  
Sorarsanız bunlar demokrasinin vaz geçilmez unsurlarıdır.
Parlamentoda bulunan ana muhalefet partisi, açıkça Anayasaya aykırı bu davranış karşısında, “Bize askeri vesayetçi derler” kompleksi içinde, bir diğeri zaten iktidar partisinin yancısı olduğu için, diğer üçüncüsü ise Türkiye partisi olamadığı ve Türk Silahlı kuvvetleri 40 yıldır bölücü PKK terörüyle mücadele ettiği ve  Türk Silahlı Kuvvetlerine düşmanlık duymaları nedeniyle askerlere yapılan bu haksızlıktan mutlu olduğu için, yani bir anlamda düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı içinde, sessiz kalmaktadır.
Türkiye’de yargı özellikle 2010 Anayasa  değişikliğinden bu yana  siyasi iktidarın güdümü altındadır.
Şimdi kalkıp da kimse “bizde yargı bağımsızdır” demesin. Kendisini  gerçekten başbakan zanneden kişinin bu saçma sapan eyleminden önce de yaşadığımız bir Türk asıllı Alman gazeteci olayı var ki, evlere şenlik.
Türk asıllı Alman gazeteci bu ülkede Cumhurbaşkanı’nın söylemiyle, eldeki belgelere göre ajan provokatör iken ve hatta Cumhurbaşkanı kendisi bu görevde olduğu sürece serbest kalamayacak bir kişi olarak tanımlanırken, Binali Bey’in Alman şansölyesiyle görüşmesinden bir gün sonra, duruşma yapılıp ifadesi bile alınmadan bir yıldır yattığı cezaevinden tahliye edildi ve Alman sefareti tarafından tahliyeden iki gün evvel kiralanmış bir özel uçakla Almanya’ya uçtu.
Şimdi siz Dünya da kimi inandıracaksınız bizde Yargı bağımsızdır diye. Bu olayın en yakın tanığı Almanlar. Demek ki, Binali Bey Almanlara Türk asıllı Alman Gazetecinin tahliye edileceğinin sözünü vermiş ki, Alman Şansölyesi de kendisine randevu vermiş.
İnsan olarak bir gazetecinin gazetecilik faaliyetinden ötürü hapsedilmesini kabul etmemiz mümkün değildir. Ama adamı önce casus diye suçlayıp sonra, Almanlardan randevu alabilmek uğruna tahliye ediyorsanız, bu Türk Milletinin onuruyla oynamaktır.
Onun için Binali Bey’in 28 Şubat davası sanıkları ile ilgili söylediği “ En ağır cezayı alacaklar” cümlesi açıkça yargıya emir vermektir.Bunu kendi başına yapamaz ancak başkalarından aldığı emri seslendirebilir.
Anayasamızın 138. Maddesinin 2. Fıkrası “ Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin  kullanılmasında  mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” hükmünü taşımaktadır.
Binali Bey, Anayasa’nın bu hükmünü çiğneyerek, sadık kalacağına yemin ettiği Anayasayı çiğnemiştir. Zaten  bu husus AKP iktidarı tarafından vakıa adi yeden olmuştur.
Bu ülkenin aydın geçinenleri son bir sözde sizlere, yargı bağımsızlığı yoksa ne kişi güvenliği kalır ve ne de hürriyet.