5 Ekim 2018 Cuma

REALPOLİTİK, HAMASET VE ETKİSİZ SİYASET


                             


 "Realpolitik", 19. yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmış Almanca bir kavramdır. Bu kavram, kuramsal, etik ve idealist hedeflerden ziyade, pratik ve maddi unsurlar üzerinden yürütülen politikaları tanımlar. Dünya ve Almanya tarihinden bu kavram doğrultusunda oluşturulan politikalara ilişkin örnekler bulmak mümkündür. 
Cumhurbaşkanı’nın Almanya'ya yaptığı devlet ziyareti bunun son örneğini oluşturdu. Ziyaret, Almanya bakımından, özü itibariyle, tam bir "realpolitik" uygulamasıdır.
Alman kamuoyunun, medyasının ve siyasetçilerinin, Türkiye'yi, üzerinde hiçbir denetim ve kontrol mekanizması bulunmayan bir tek adam rejimine dönüştürmekle, en cılız muhalif sesi bile susturmakla, dünyada en fazla gazeteciyi hapse göndermekle, bazı Alman vatandaşlarını suçsuz yere hapsetmekle suçladığı Recep Tayyip Erdoğan'ın yine de Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier ve Şansölye Merkel tarafından misafir edilmesi, idealist bir dış politika uygulaması olamayacağına göre, ancak "realpolitik" ile izah edilebilir.
Bu "realpolitik" uygulamasının arka planında Almanya bakımından çok önemli sebepler var. 
Bunların başında sığınmacı konusu geliyor. Merkel'in geçmiş yıllarda uyguladığı "açık kapı" politikasının siyasi faturası kendisi için çok ağır oldu. Partisi CDU seçimlerde aşırı sağcı partiler lehine büyük oy kaybına uğradı. Sığınmacı konusu Almanya siyasetinde bütün taşları yerinden oynatabilecek bir faktör olmayı sürdürüyor. Sadece bu konu bile Almanya'nın Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olmasını zaruri kılıyor.
Türkiye'deki ekonomik kötü gidiş Almanya'da endişe ile izleniyor. Bunun sebebi tabii ki Almaların Türkiye aşkı değil. Mercedes, Siemens, Bosch gibi ağır toplar dahil, binlerce irili ufaklı Alman şirketi Türkiye'de faaliyet gösteriyor. Bu şirketler, kötü iktisadi gidişten etkilenmemek için hükümetlerinden Türkiye nezdinde girişim yapmasını istiyor.
Alman kamuoyu, Türkiye'de sebepsiz yere tutuklandıklarına inandığı Alman vatandaşlarının serbest bırakılmasını sağlaması için hükümete baskı yapıyor.
Batılı ülkeler, Türkiye'de bir tek adama rejimi tesisine boşuna destek vermediler. Kendileri için hayati önemde gördükleri meseleleri o tek kişiyi ikna etmeleri halinde kolayca çözebileceklerini biliyorlar. Recep Tayyip Erdoğan'ın Almanya'da ağırlanmasını bu çerçevede görmek gerekir.  
Alman ev sahipleri, bu arada, Türkiye'deki demokrasi karşıtı gelişmeleri ve insan hakları ihlallerini de eleştirdiler. Ne var ki, bu eleştiriler, samimi değildi, evrensel ilkelerden taviz vermiyor gibi bir görüntü vermek için yapılmış göz boyama idi.
Almanya'nın hesabı açıktır: Türkiye'deki gelişmeler hakkındaki eleştirilerini yumuşak tutacak, bunun karşılığında menfaatinin gerektirdiği tavizleri Türkiye'den koparacaktır. 
Bu filmi 1980'lerde de  görmüştük. 1982'den sonra  CDU'lu şansölyenin yönetiminde olan Almanya, 12 Eylül uygulamaları hakkındaki eleştirilerini ılımlı tutmuştu. Karşılığında sağladığı menfaatin en çarpıcı örneği, Türk işgücünün anlaşmalardan doğan (o zamanki AET'de) serbest dolaşım hakkının 1986 yılında rafa kaldırılmasıdır. Almanya, menfaatleri öyle gerektirdiği için, darbeci Kenan Evren'i 1988'de devlet misafiri olarak ağırlamaktan da geri durmamıştı.
Bu defa da Recep Tayyip Erdoğan'ın Almanya'da hüsnü kabul görmüş olmasının Türkiye bakımından anlamı ise, kurulan tek adam rejiminin meşruiyetinin AB'nin en güçlü ülkesi tarafından tanınıyor izlenimini yaratmış olmasından ibarettir. Bunun dışından somut bir çıkar beklentisi yersizdir.
Yöneticilerimiz ve yandaş medya ziyarete öyle bir anlam yüklediler ki, sanki AB ile ilişkiler gelişecek, müzakerelere yeniden dönülecek, ve vize serbestliği sağlanacak. Oysa, bunların hiçbirisi olmayacak.
Türkiye'ye üyelik yerine özel statü verilmesini temel politika olarak benimsemiş olan Merkel'in müzakerelere yeniden başlanmasını samimi olarak istediğini söylemenin imkanı yoktur. 
Vize serbestliği de tam bir hayaldir. Hele, milyonlarca Suriyelinin ve işsiz vatandaşımızın kapağı bir biçimde Avrupa ülkelerine atmak için fırsat kolladığı ve vatandaşlarımızın giderek artan sayılarda AB ülkelerinden siyasi iltica talebinde bulundukları ortamda vize serbestliğinin sağlanacağını düşünmek için saflık ötesi bir durum gerekir. Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier resmi yemekte CB'nımızın yüzüne karşı "Günümüzde Türkiye'den endişe verici derecede çok sayıda insan, sivil topluma yönelik artan baskıdan kaçarak bize sığınıyor" demekten çekinmemiştir.
Hal böyle iken, AB ile ilişkiler ve vize konularında Türk halkına gerçekleşmeyecek ümitler pompalamak hamasetten ibarettir. İlerleme sağlanabilmesi Türkiye'de son 8-10 yılda yaşanan bütün anayasal, yasal ve uygulamaya dönük değişikliklerin geri alınması gerektirir ki, bunun imkânsızlığı da ortadadır.

CHP, tabloyu yukarıda özetlenen şekilde halka anlatacak yerde, hep yaptığı gibi, gerçeklerden uzak talep ve umutlar içeren bir açıklama ile konuyu geçiştirdi. Etkisiz siyaset tarzından vazgeçmeye niyetleri yok!