19 Aralık 2012 Çarşamba

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR?



Ernest Hemingway’ın ünlü romanın ismi olan  bu başlık tahmin ediyorum bugüne kadar yüzlerce kere yazılara başlık olmuştur.
Roman, İspanya iç savaşında faşistlere karşı mücadele eden bir ABD’liyi anlatmaktadır.
Bu nedenle ülkede siyasi iktidarların otoriterleşme tavırlarının yükselme gösterdiği her dönemde bu başlık atılır.
Başbakan Pazar günü Konya’da işadamlarına seslenirken, kuvvetler ayrılığını, kendi yönetim anlayışı için ciddi bir engel olarak gördüğünü açıkça ilan etmiştir.
Başbakanın arzusu bütün gücü kendi elinde toplayarak bu ülkeyi yönetmektir. Nitekim, Türk tipi başkanlık sistemiyle, Konya’da söyledikleri çok örtüşmektedir.
Kendisinin şekillendirdiği ve yönlendirdiği  yargı bile artık Başbakana ayak bağı olarak gelmektedir, Başbakanın bu yargıya  bile tahammülü kalmamıştır.
Başbakanın bilmediği, yanındaki kendini anayasa hocası zannedenlerinde bilemediği bir şey var ki, hiçbir güç/sayısal çoğunluk “Anayasanın kimliğini imha” yetkisini onlara  vermemektedir.
Bu ne demektir?
Bu şu demektir: Anayasayı değiştirme iktidarının/gücünün, anayasanın belli temel özelliklerinin değiştirilmesini kapsamadığını, yani bizim anayasamızın temeli olan kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırma yetkisini, bu meclise ve ileride oluşacak olan TBMM’lerine de  vermediğidir.
Bu kuvvetler ayrılığını 1961 ve 1982 Anayasalarında yürürlüğe sokan kurucu iktidarlar, mevcut değerlerle, örneğin kuvvetler ayrılığı, kuvvetler birliği gibi değerlerle, bu toplumun tarihinde yaşanmış olayların birlikte değerlendirilmesi sonucunda kuvvetler ayrılığını benimsemişlerdir.
Yani şuandaki TBMM’nin de  böyle anayasanın temel özelliklerini değiştirme hakkı ve yetkisi yoktur.
Ama bizim siyasi yaşamımızda, kendini  devleti yönetmekte yeterince özgür saymayan liderler,zaman zaman özellikle de  ekonomik bunalımların kapıda bulunduğu dönemlerde bu tür taleplerde bulunmuşlardır.
Başbakan çelişkiler içindedir. Bir taraftan askeri vesayetten, bürokratik oligarşiden bahis ederken, her şeye kendisinin egemen olduğu  güçlü ve merkezi bir devlet yapısını savunmaktadır.
Başbakanın hayal ettiği sistem yasama yürütme yargı her şey onun emri altında olsun, kimse onun devleti yönetme iradesine  müdahale edemesin.
Bunun bir adım sonrası Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in  CHP milletvekili Engin Özkoç’un  “ Başbakanın tek hedefinin eğitimi, kendi siyasal amacına ve kendi başkanlığına  biat edecek  nesiller yaratmak için kullanmak olduğunu” söylemesi  üzerine  “Aynen öyle” demesiyle de ortaya konmuştur. 
Cumhuriyet Halk Partisini tek parti diktatörlüğünün ürünü olarak suçlayan Tayyip Erdoğan, şimdi kendisi adım adım, nihai hedefi bir ailenin egemenliği olan otoriter bir rejime, Bonapartist bir diktatörlüğe yönelmektedir.
Önce basın susturuldu ve diz çöktürüldü. Modern demokrasilerde dördüncü güç olan basın diz çöktürülürken, buna tepki verilmedi.
29 Ekim ve  10 Kasımda verilen tepkiler, o zaman basına yapılan baskılar karşısında  verilseydi, bugün çok daha etkili, denetim görevini en iyi şekilde yapabilen, daha geniş  bir basınımız olurdu.
12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği ile yargının taraflılaştırılması, iktidarın bir organı haline getirilmesi; bu sistematik geçişin etaplarından biriydi, ona da tepki verilmedi, diz çöktürülmüş, uysallaştırılmış kalemşorlar tarafından da, yargıya  yapılan bu operasyonun halkın yararına olduğu yalanı pompalandı.
Tayyip Erdoğan’ın önünde kendisine dur diyecek hiçbir organ kalmamasına rağmen, her zaman yaptığı gibi mağduru oynayarak, “her şeyi düzeltecek ama hareket alanını daraltanlar var” yalanlarıyla halkın da desteğini almış olarak Bonapartist bir diktatörlük kurma hevesinde.
İşte bütün bu nedenlerden dolayı; çanlar Türk Ulusu için çalıyor.