5 Haziran 2020 Cuma

ÖNGÖRÜSÜZLÜK



Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması tartışmalarının yapıldığı günlerde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Bir defaya mahsus olmak üzere tüm dokunulmazlıkların kaldırılması önümüze gelirse evet diyeceğiz demişti.
Anayasaya sadakat yemini etmiş bir siyaset adamının, böyle bir şey söylemesi mümkün değildir. Ama Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı bu sözü söylemiş ve Cumhuriyet Halk Partili Milletvekillerinin büyük çoğunluğu Meclisteki oylama da buna destek vermişlerdir.
Bu davranış, Anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz diyen Turgut Özal mantığıdır.
Hep yazıp, söylediğimiz gibi, milletvekili dokunulmazlığı yani yasama dokunulmazlığı, milletvekillerine sağlanan kişisel bir ayrıcalık değil, parlamentonun bağımsızlığına bütünlüğüne ve de özellikle muhalefet partilerinin korunmasına olanak veren kamu yararına yönelik bir güvencedir.
Nitekim bu güvenceye anayasamızda o kadar önem vermektedir ki, diğer meclis kararlarının aksine dokunulmazlığın kaldırılması kararları aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurulabilmektedir.
Yargı bağımsızlığının olmadığı bir ülkede bu güvence her zamankinden daha da önemlidir.
İşte Kemal Kılıçdaroğlu, bu tehlikeyi görememiştir. Bugün Enis Berberoğlu, Musa Farsioğlu ve Leyla Güven’in  yaşadıkları bu öngörüsüzlüğün eseridir. 
Topluca dokunulmazlıkların kaldırılması ile  milletvekillerinin kendilerini savunma hakları ellerinden almıştır. Meclis İçtüzüğünün 134. Maddesine göre dokunulmazlığının  kaldırılması istenen milletvekili isterse hazırlık komisyonunda, karma komisyonunda ve genel kurulda kendisini savunabilme hakkına sahiptir. İşte bu ellerinden alınmıştır.
Artık bu anayasaya aykırı olduğu bilinen bir işleme destek verdikten sonra, bugün yapılanlar, söylenenler, timsah göz yaşlarıdır.
Bir kısım milletvekilleri şimdi ya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “hak ihlali kararı verirse ne olacak” diyorlar.
Anayasanın 84. Maddesinin 2. Fıkrası kesinleşmiş mahkeme kararının genel kurula bildirilmesiyle, milletvekilliğinin düşeceğine amirdir.
Anayasaya aykırı bir işlemi sizin desteğinizle Meclisten geçirmiş bir iktidar partisinin bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını bekleyeceğini mi zannediyorsunuz. Eğer hakikaten böyle bir beklenti içine girdiyseniz, acınacak haldesiniz demektir.
Yargıyı emir komuta zinciri içine almış, basını susturmuş bir iktidardan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının sonucunu beklemesini istemek, saflık ötesi olur.
Öngörüsüzlük, aymazlık sadece bu anayasaya aykırı olduğunu bildikleri bir düzenlemeye evet demekle sınırlı değil.
Berberoğluna yaptırılan  o açıklamayı, Kılıçdaroğlu bir Salı gurup toplantısında kendisi yapabilirdi, ya da Berberoğlu Meclis çatısı altında yapabilir. Kürsü muafiyetinden istifade edilebilinirdi.
Tabii bunları beklemek çok safça oluyor. Yüksek Seçim Kurulunda yedek üyelerinde asil üyeler gibi bütün kararlara katılıp oy vermelerine-ki bu da anayasaya aykırıdır-bir kompleks sahibinin telkinleriyle göz yumar hatta destek verirseniz  bugün yaşananlara tepki vermenizi anlamak mümkün değildir.
İşte bugüne kadar anayasaya aykırı işlemlere göz yumarak ülkenin geldiği nokta budur.
Akla, hırsızın hiç mi kabahati yok, öz deyişini getirebilir, bunu söyleyebilmen için hırsıza karşı tüm tedbirleri almış olman gerekir. Hem yardım edip hem de ağlama hakkınız olamaz.
Geriye doğru bir bakın bugünlerde yaşadığımız olumsuzluklarda katkılarınız olduğunu göreceksiniz.
Anayasa bir kere delinmeye başladığı zaman nerede duracağı belli olmaz.Bugün yaşananlar işte tamda odur.
Bugünleri öngöremediniz. Bir kere de öz eleştiri yapın Türk siyasi tarihine belki böyle geçersiniz.
 
   







2 Haziran 2020 Salı

ATATÜRK’Ü İÇTENLİKLE ANMAK




Belki sizlerde de dikkat ettiniz,geçtiğimiz  Cuma akşam Ekrem İmamoğlu Tele 1 TV Uğur Dündar'ın programındaydı. Hakkını teslim etmek lazım, ne zaman söz Atatürk'e gelse İmamoğlu'nun da gözleri parlıyor, İstanbul'da Atatürk'ü "yaşatmak" için neler yapacağını içtenlikle anlatıyor. Bu tavrı beni çok etkiliyor.
Konu bir ara, hava limanından Atatürk adının silinmesinden sonra, İstanbul'da hiçbir büyük eserde Atatürk'ün adının kalmadığına geldi. Programa katılan Yılmaz Özdil, bunun büyük bir eksiklik olduğuna değinerek, yeni hava limanına Atatürk isminin taşınabileceğinden söz etti. İmamoğlu da bunun tartışılması gerektiği mealinde bir cevap verdi.
Gerçekten, pistlerinin tahrip edilmesi, hastane yapılması ve hastaneye bir doktorun adının verileceğinin açıklanmasından sonra, İstanbul'da "Atatürk Havalimanı" havalimanı olmaktan çıktı ve dolayısıyla Atatürk adıyla anılan bir tesis kalmamış oldu. Bu durumda bence, şimdilik "İstanbul Havalimanı" olarak adlandırılan yeni havalimanına Atatürk adının taşınması için güçlü bir çağrı yapmanın tam zamanıdır. 
Böyle bir girişim, tahmin edilecek ismi vermek için uygun zamanlama kollayan iktidarı zora sokar. 
Ankara Palas üzerinde de ayrıca biraz durmak gerekiyor. 
Bilindiği üzere Ankara Palas birkaç yıl öncesine kadar Dışişleri Bakanlığı uhdesinde "Devlet Konuk Evi" olarak hizmet görmekteydi. Atatürk'ün isteği üzerine 1920'lerin sonlarında inşa edilmiş, o zamana göre çok çağdaş, bizzat Atatürk'ün modern şehir hayatından örnekler gösterdiği, yabancı konuklarını ağırladığı bir tesisti. Bu niteliği dolayısıyla, Atatürk ile özdeşleşmişti. 
Dışişleri Bakanlığı, bütün maddi imkansızlıklarına rağmen, Atatürk'ün hatırasına saygıda kusur etmemişti, Ankara Palas'ı yaşatmaya çalıştı. Palas'ın kabul alanlarındaki duvarları Atatürk'ün verdiği davetlere ilişkin fotoğraflarla süslendi. Atatürk'ün kullandığı ve ihtimamla korunan mobilya parçaları büyük salonun kordonla ayrılmış bir köşesinde muhafaza edilirdi.
Maalesef, Atatürk'ün aziz hatırasına yapılan hoyratça saldırılardan Ankara Palas da kurtulmadı. Dışişleri Bakanlığı bünyesinden alınıp "Külliye"ye devredildi. Bu yapılırken, birilerinin aklına, Atatürk'ün aziz hatırasına saygısızlık edilmemesi gerektiğini söylemek gelmedi. Palas'ın, bir süre dini toplantılar düzenlenmek için kullanıldığı duyuldu. Son olarak etrafı kalın örtülerle çevrilmiş durumdaydı. Örtünün arkasında Palas'a ne yapıldığı da hiç merak konusu olmadı. İnşallah arkasından bir görgüsüzlük anıtı çıkmaz.
Tıpkı, Ankara'da yine Atatürk ile özdeşleşmiş, Söğütözü bağ evinin, AOÇ Merkez Lokantası'nın ve aklımıza şimdi gelmeyen başka mekanların Atatürk'den koparılırken yine o birilerinin tepkisiz kalmaları gibi.
Adaylıklarından başlayarak, bir kısım partili tarafından kökten CHP’li değiller diye eleştirilen Yavaş ve İmamoğlu'nun Atatürk'ü içtenlikle anmaları çok duygulandırıcı oluyor doğrusu.
İktidarın anma günleri de sadece siyasi şova dönüşüyor. İstanbul’un fethini böyle göstermelik etkinliklerle kutlayacaklarına şehrin münasip bir noktasına örneğin kız kulesinin olduğu noktaya, Atatürk’ün arzusuna uygun bir Fatih anıtı yapabilirlerdi, ama bunu Atatürk’ün arzusu olduğu için yapmamışlardır Artık bu saten sonra   yapsa yapsa onu İmamoğlu yapar.
O Atatürk’ün hatırasına saygı duyduğu için bunu yapar. Nitekim ”Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bir vasiyetini yerine getirmek bizim için onurdur. Atamızın örnek bir tarihi lider olarak gördüğü Fatih Sultan Mehmet Han'ın heykelini şehrimize yakışır bir noktada ve şekilde hayata geçireceğiz.". demiştir.
Mansur Yavaş’da Atatürk Orman çiftliğinden kiraladığı tarım alanı üzerinde, Ankaralı çiftçiye dağıtmak üzere “yem tohumu” üretmeye başladı.
Atatürk’ü anmak böyle kalıcı iz bırakıcı davranışlarla olur. İki başkanında yaptıkları, yapacakları Atatürk’e gerçek saygının işaretleridir.
25 yıldan yıldan fazla AKP’li belediye başkanlarının böyle bir şeyi düşünmemelerinin sebebi bunların  Atatürk’ün arzusu olmasından yani Atatürk düşmanlığından kaynaklanıyor olmasıdır herhalde.




26 Mayıs 2020 Salı

BU HATA DEĞİLSE BAŞKA BİR ŞEYDİR.




Kemal Kılıçdaroğlu, Davutoğlu ve Babacan'ın yaptığı açıklamalara bakarak "...ortak noktalarımız çok fazla.....Hatta yüzde 99 diyebilirim....” dedi.
Babacan ve Davutoğlu'na grup kurmaları için milletvekili desteği verir misiniz sorusuna Kılıçdaroğlu: “Demokrasi için elbette veririz.... Meclis’te her parti temsil edilmeli…” 
Davutoğlu geçmişini inkar etmeden: "Hayatım, CHP zihniyeti ile mücadeleyle geçti".dedi
Bu açıklamalar karşısında ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: 
CHP Genel Başkanı, hayatını CHP'nin temsil ettiği bütün değerlere karşı mücadele etmekle geçirdiğini söyleyen Ahmet Davutoğlu'nun fikirleri ile kendi fikirleri arasında yüzde 99 oranında ortaklık görüyor.
Nedir bu değerler, Laik, demokratik, halkçı, devrimci olmak. Bunlara karşı olduğunu söyleyen bir parti genel başkanı ile Cumhuriyet Halk Partisi Genel başkanın, fikir olarak ortak noktaları  yüzde doksan dokuz ise hemen işgal ettiği o Atatürk’ün koltuğunu boşaltıp fikren yüzde doksan dokuz uyuştuğunu   söylediği  kişilerin kurduğu partiye katılmalıdır. Anlaşılıyor ki, Davutoğlu ile fikirleri bu kadar uyuşan bir insanın Cumhuriyet Halk Partisi ile fikren uyuşması mümkün değildir. Nitekim, Kılıçdaroğlu’nun bu  söylemi  parti tüzüğüne ve parti programına aykırıdır. Bunu sade bir partili söylerse kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi gerekir..
Ancak şimdiki parti yönetimi bunları söyleyenleri değil, partinin bütün kademelerinde görev yaparak gelmiş ulusalcı, Atatürkçüleri disiplin kuruluna sevk edip ihraç ettiriyor.
Ancak bu düşüncenin Kemal Kılıçdaroğlu’nun inancı olduğuna inanmıyorum. Bu açıklama , Abdullah Gülün yeni kurulan partilere destek verilmesini istemesi nedeniyle söylendiği  kanaatindeyim. Böyle dahi olmuş olsa, yanlış hatta yanlış ötesi bir söylemdir.
 Kılıçdaroğlu partisinin yetkili organın ki; bu konuda yetkili organ, Merkez Yürütme Kuruludur; kararı olmadan, “ Hayatı, CHP zihniyeti ile mücadeleyle  geçmiş” bu  şahsın kurduğu Gelecek Partisi'ne CHP'nin kurumsal olarak destek vereceğini açıklama hakkı yoktur.
Cumhuriyetin temel değerleriyle sorunu olmayan, Cumhuriyet Halk Partisinin dışındaki partilerle medeni ilişkiler kurmak, gerektiğinde koalisyonlar kurmak seçim işbirlikleri yapmak doğaldır, ama Cumhuriyetin temel değerleriyle, ülke bütünlüğüyle sorunu olan siyasi partilerle koalisyonlar kurmak işbirliği yapmak çok temel bir değişiklik ve Cumhuriyet Halk Partisinin şerefli tarihini reddetmektir ki, bunu söylemek bir Cumhuriyet Halk Partilinin, parti de hangi makamı işgal ederse etsin   haddi ve hakkı değildir. 
Davutoğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi için ve  Kılıçdaroğlu’nun Davuıtoğlu’nun partisi için söylediklerine bakarak,  "Cumhuriyet, bizzat Cumhuriyeti kuran partinin şimdiki yöneticilerinin yardım ve yataklığında tahrip ediliyor" dersek abartmış mı oluruz?
Çok partili hayata geçtikten bu tarafa, parti yönetimlerinde tek adamlara yer yoktur. Onun içindir ki parti tüzüğü yetkileri, partinin yetkili organları arasında bölüştürmüştür. Genel başkan’a yetkili organların kararı olmadan koalisyonlara katılmak, seçim birliktelikleri kurma konusunda tek başına karar verme yetkisi vermemiştir.
Parti içinde tek adam haline gelen genel başkanlar bir müddet sonra partinin haklarını ve yararlarını korumak değil kendi ilkel içgüdülerinin esiri olurlar. Bu durumun devamında artık partinin yararı söz konusu değildir. Yetkili organlar, artık duruma vaziyet etmelidirler.  




22 Mayıs 2020 Cuma


KENDİNİ DEVLET ZANNETMEK
Son yıllarda giderek çok yanlış bir düşünceye kapılan AKP daha doğrusu AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kanunlara aykırı bir şekilde kendisinin   organları haline geldiğini düşünerek, Anayasa’ya aykırı olarak mahkemelere, kanunda ve yönetmeliklerde olmayan bazı hususları talimat olarak bakanlıklara verebilmektedir.
En son yaşadığımız bazı örnekler bunu açıkça ortaya koymaktadır.
İşte yasalara göre bağımsız ve yansız olması gereken RTÜK başkanının “ Cumhurbaşkanımızdan bir talimat gelirse bunu emir kabul ederiz” cümlesi, Cumhuriyet Halk Partisi Üreyir Gençlik Kolları Başkanının, Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylemiyle Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı üstüne tutuklanması, yeni hakim ve savcıların kura törenine bağlanarak, yasa da yönetmelik de bulunmayan, “Benim takdir hakkım…..” sözünü kullanabilmesi, kendini devlet zannetme yanlışının  dışavurumlarıdır.
Ne kadar özenirlerse özensinler demokrasi nehrini artık tersine akıtmak mümkün olmayacaktır.
Milli egemenlik prensibinin  gelişmesindeki ilk ayağı temsil eden, Atatürk devrimlerinin üstünden yüz yıla yakın bir süre geçti. Devleti kuran kadronun Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü’nün, her istediğini yapabilecek, yaptırabilecek güce sahipken kendi iktidarını seçimle halkın istediği şekilde rakip partiye teslim etmiştir.
İktidarın teslim edildiği Demokrat Partinin kurucusu ve Lideri rahmetli Celal Bayar’ın deyişiyle “İsmet Paşa istese bir bekçi gönderir partiyi kapatabilir ama bunu yapmayacaktır” dediği bir Türkiye’de artık tek adam, tak parti hayalleri kurmak nafiledir.
O tarihte İsmet İnönü, milli kahraman olmanın manevi otoritesine sahipken, asıl olanın Milletin egemenliği olduğuna inanmıştı ve gereğini yaptı.
Uygar Dünya’da tek adam inancı artık yıkıldı, bu  dönemlerin bittiği artık birileri tarafından kabul edilmelidir.
Arkasındaki millet desteğini kaybeden  siyasetçilerin gereksiz şiddet yollarına başvurarak iktidarda kalmak başarısını göstereni bugüne kadar görülmedi.
Muhalif siyasetçileri, muhalif aydınları, gazetecileri, sanatçıları zindanlara tıkmak demokrasi nehrin akışını ters çevirmeye yetmeyeceği gibi bu insanlarla gönül bağı olan insanların bunlara olan sevgilerini azaltmayacağı gibi tam aksine arttıracaktır.
İnsanları hapse atmak, yayın kuruluşlarının ekranlarını karartmak para cezaları vermek bu insanları susturamayacağı gibi, bunları yapan iktidar sahibine de  duyulan sevgiyi  azaltır.
Toplum haksızlığa uğrayan insanlara sahip çıkar, nitekim AKP kurulduğu günden beri hep mağduru oynamış ve bunu oya çevirmiştir.
Ama şimdi kendisi mağdurlar yarattığı gibi iktidarını  devam ettirmek içinde devamlı düşman yaratıyor. Düşmanı  da CHP olarak gösteriyor.
Ama büyük yanlış yapıyor Cumhuriyet Halk Partisi Atatürk’ün partisidir, devletten evvel var olan devleti kuran partidir. Devrimlerin partisidir. Demokrasiye kendi iradesiyle geçip büyük bir olgunlukla iktidarı rakibine devreden partidir.
Tabii bunda önce ilki millet egemenliğine duyulan inanç ve ikincisi de arkalarında korkulacak bir yolsuzluk pisliğinin olmamasıdır.
Ama AKP bugün iç politikada, dış politikada, ekonomideki bütün yanlışları karşısındakilerde  arıyor, bunun çok büyük hata olduğunu anlayamıyor. Bu tür politikalar Hitler Almanya’sında geçerliydi ama üstünden çok uzun yıllar geçti artik modern dünya da yeri ve geçerliliği kalmadı.
Döviz tırmanışa geçti mi, tek suçlu “Bizi kıskanan dış güçler” iç politika da ki başarısızlıklarda “ tek suçlu ceehaape” ama sanki kendileri sütten çıkmış ak kaşık.
Tayyip Erdoğan ve yakın çevresinin gözden kaçırdığı bir husus, kendisine büyük destek vererek iktidara taşıyan alt, orta gelir grubu mensubu kitleler artık kendisinden kaçıyorlar.
Bu zümreler ekonomik olarak  ezilirken, destek verdikleri partilerinden güç alan bazı çevrelerin huzuru bozduklarını söyleyerek, bunların kendi sorunlarını çözemeyeceğine inanıyorlar.
Ve meşhur Hint atasözün tekrarlıyorlar, “eğer birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa bil ki  altını pisletmiştir.”





19 Mayıs 2020 Salı

TEHDİTLERLE GERİLEN SİYASÎ ORTAM* Prof. Dr. Türk:


Son günlerde bazı TV kanallarında yapılan,  haber ve yorum konusu olarak gazetelerde ve internette yer alan tehdit konuşmaları1 hakkında eski Devlet, Millî Savunma ve Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, basında hak ettiği yeri bulmayan ama çok doğru, ilim adamına yakışır yazılı bir açıklama yaptı: Bunu siz okuyucularımla paylaşmak istedim:




“Devletin 1 numaralı görevi, ülkede yaşayan her insanın can güvenliğini sağlamaktır. Bunun için Devletin bütün güçlerini –Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez niteliklerini belirten 2. maddesinde ifadesini bulan– ‘insan haklarına saygılı, … sosyal hukuk devleti’ kuralları içinde harekete geçirmek gerekir.”
 “Türkiye’nin koronavirüs salgınına karşı yoğun bir mücadele içinde olduğu bir dönemde gözü dönmüş kimi azgın kişiler, bazı televizyon kanallarında yaptıkları konuşmalarda açıkça ‘kasten öldürme’ veya ‘cinsel saldırı’  tehditleri savurmakta-dırlar. Bu kişiler, 15 Temmuz’un kursaklarında kaldığını, şimdi ellerinde listelerin ‘hazır’ olduğunu açıkça söyleyebiliyor; sözde darbe iddialarına karşı ‘Karılarınızı, çocuklarınızı nasıl koruyacaksınız bizden?’ diye  sorabiliyor.
Bu kişilerin bu sözleri söylemeye nasıl cür’et ettikleri, bu cesareti nereden ve  kimden  aldıkları, arkalarında kimlerin olduğu öncelikle araştırılması gereken bir konu. Her durumda söyledikleri, –en hafif ifade ile– Türk Ceza Kanunu’nun 106. maddesi uyarınca cezalandırılması gereken ‘Tehdit’ suçunu oluşturur. Tehdit  konusu suçlar ise, aynı Kanun’un 81. maddesinde öngörülen  ‘kasten öldürme’ suçunun 82. maddeye göre  ‘tasarlayarak’ işlenmiş ‘nitelikli’ hâli ile 102-105. maddelerinde ‘Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar’ başlığı altında düzenlenen, özellikle 102 ve 103. maddeler uyarınca cezalandırılması gereken ‘Cinsel saldırı’ ve  ‘Çocukların cinsel istismar’ suçlarıdır. 
Kaldı ki, söz konusu televizyon konuşmaları, –geniş plânda– Türk Ceza Kanunu’nun 213, 214 ve 216. maddelerinde düzenlenen ‘Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit’, ‘Suç işlemeye tahrik’ ve ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ olarak cezalandırılması gereken suçlar niteliğindedir.
 Yapılan tehditler, bunları yayınlayan televizyonların bant kayıtlarında, haber ve yorum konusu olarak gazetelerde yer aldığına, dolayısıyla Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ‘Tutuklama nedenleri’ kenar başlıklı 100. maddesi  uyarınca bunun için gerekli ‘Kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller’ ortada olduğuna, ayrıca işlenmesi tasarlanan suçlar, aynı maddenin 3. fıkrasında sıralanan katalog suçlar arasında bulunduğuna göre; 101. madde uyarınca soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde  Cumhu-riyet savcısının istemi üzerine  veya re’sen mahkemece tutuklama kararı verilebilir. 
Bunlar işin hukukî yanı. Her durumda yapılan tehditler, toplumda büyük bir huzursuzluk ve tedirginlik yaratmıştır. İnsan hak ve özgürlüklerinin hepsinin temelinde –Anayasa’nın 17. maddesinde belirtildiği gibi– yaşama hakkı vardır. Devletin 1 numaralı görevi, ülkede yaşayan her insanın can güvenliğini sağlamaktır. Bunun için Devletin bütün güçlerini –Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez niteliklerini belirten 2. maddesinde ifadesini bulan–  ‘insan haklarına saygılı, … sosyal hukuk devleti’ kuralları içinde harekete geçirmek gerekir.  
Bu çerçeve içinde başta Anayasa’nın 104. maddesi uyarınca ‘Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eden’ Cumhurbaşkanı olmak üzere,  herkesin içinde bulunduğumuz ortamda gerilimi tırmandırabilecek, toplumda kutuplaşmalara, giderek iç çatışmalara yol açabilecek konuşmalar yapmaktan dikkatle kaçınması gerekir.”
(15.5.2020, 16.5.2020)
________________________
1Bu konudaki haber ve yorumlar için bk. Milliyet, 13.5.2020, s. 13 “Fatih Tezcan’a soruşturma”;  Korkusuz, 13.5.2020, s. 11 (Ümit Zileli, “Karınızı çocuklarınızı nasıl koruyacaksınız bizden”, Komşularını bile ölüm listesine  alan habis ruh!, Bir aşağılık provokatörün kapkara tehditleri); Gözlem, 15.5.2020, “Sevda Noyan’ın Ülke TV’deki sözlerine RTÜK hiçbir şey demedi”(gozlem-gazetesi.com/HaberDetay/252/1124717/sevda-noyanin-ulke-tvdeki-sozlerine-rtuk-hicbir-sey-demedi. html); Mehmet Kocabıyık, “Şiddet, tehdit dolu listelerle sokağa mı indirilmek isteniyor?” (gozlem-gazetesi.com/HaberDetay/253/1124728/siddet-tehdit-dolu-listeler-ile-sokaga-mi-indirilmek-isteniyor. html).

15 Mayıs 2020 Cuma

CUMHURİYET HALK PARTİSİ VE 19 MAYIS



19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramında gençlere sokağa çıkma izni verilmemiş olması CHP grup başkan vekili Sayın Engin Altay’ı kızdırmış. 12 Mayıs günü TBMM'de yaptığı açıklamada şunları söylemiş:"....19 Mayıs'ta sokağa çıkma yasağı var.... Ben 19 Mayıs'ta çıkıp meydanları dolduralım demiyorum. Ama bir garabet var. Gençlere kısıtlı sokağa çıkma iznini 19 Mayıs'ta değil de 20 Mayıs'ta 21 Mayıs'ta vermek 19 Mayıs'ı hafifletmek anlamı taşır. Madem bir izin vereceksin, hazır 19 Mayıs'ta sokağa çıkma yasağı da var, geçen hafta nasıl 65 yaş üstüne sokağa çıkma serbestisi tanıdıysan, Erdoğan, gençlerin gönlünden zaten koparamazsın, 19 Mayıs ruhunu bu milletin ruhundan silip atamazsın.... 20 Mayıs'ta vereceğin serbestliği 19 Mayıs'ta gençler için kaldırman çok anlamlı olur. Gel bu yanlıştan dön.."
Sayın Engin Altay’ın bu açıklaması CHP'nin siyaset yapma biçiminin etkisiz ve sonuç almaktan uzak olduğu, halkta karşılık bulmadığı eleştirilerinin haklılığına güzel bir örnek teşkil ettiği gibi her şeye rağmen bu söylem parti içindeki bazı insanları rahatsız edecektir.
Bu partide, genç Cumhuriyetin kendisini koruma refleksi olan Dersim harekatı araştırılsın diye kanunu teklifi verenler var. Bu teklifi verenin kafasının arkasındaki düşünce, bir adım sonra Türkiye’yi PKK eylemlerinden dolayı mahkum etmek düşüncesidir.
Ayrıca bu parti kapatılsın Vakıf haline getirilsin diyenler var. Parti programından Atatürkçülük çıkartılsın yerine sadece Avrupa sosyal demokrasisinin ilkelerine yer verilsin diye program değişikliği hazırlığını yapanlar var.
Dost Altay  doğru söylemiş, coronaviruslu günlerde CHP elbette "19 Mayıs'ta çıkıp meydanları dolduralım" dememeli. 
Ancaaaak, Cumhuriyet Halk Partisi'nin Atatürk'ü eylemli biçimde anmasına engel mi var? Dost Altay’a  hatırlamamız gerekir ki,  Atatürk'ü anmak için Cumhuriyet Halk Partisi'nin hiçbir yerden izin almaya ihtiyacı yoktur. Ama bir noktayı daha hatırlatmakta fayda var, bu açıklamayı yaparken, partinin bugün üst kademesinde görev yapan Aralık hareketi mensuplarından ya da TR 705 den icazet aldı mı acaba? Birileri bu partiyi kapatalım vakıf olsun diyor, diğeri Atatürk’ü katliamcılıkla suçluyor. Bu partinin bu devletin kurucusunu anmasını, hangi gerekçe ile olursa olsun, Cumhuriyet Halk Partisinde yasaklamak da mümkün değildir, olmamalıdır.
O halde, 19 Mayıs günü Cumhuriyet Halk Partisi'nin yapması gereken, genel başkan başta, bütün milletvekillerinin katılımıyla, sembolik olarak Türk gençleri adına, Atatürk'ü ziyaret etmektir. Elbette, bütün coronavirus önlemlerine harfiyen uyularak, tüm milletvekillerinizle Anıtkabire gitmenize engel mi var.
Bana göre var ama öncelikle içinizdekilerden var.
Zaten iktidar küresel salgını bahane ederek bunu yapmayacaktı, böyle bir salgın yokken de bir mazeret bulmuyorlar mıydı?
Şimdi çok itibar edilen Abdullah Gül böyle günlerde hastaneye yatmıyor muydu? Bir diğeri Anıtkabirde “sap gibi” durmaktan söz etmiyor muydu?   
"Türkiye'de artık sadece TBMM'de laf söylemekle siyaset yapmanın halkta hiçbir karşılığı olmuyor, otoriterleşen bu iktidar döneminde, parlamentonun bütün etkisini yitirdiği bir dönemde  eylemli siyaset yapmak gerekir" derken işte tam böyle bir fırsattan söz ediliyor.Tabii içinizdeki bazı Atatürk düşmanlarını kızdırmayı göze alarak.





8 Mayıs 2020 Cuma

DEMOKRASİ TRAMVAYI


  

Geçen haftalarda Cumhuriyetin temel değerlerine sıksıya bağlı bir dostum CHP yönetiminin etkisiz muhalefetini eleştirdiği bir mesaj atmıştı: “Son gelişmelere bakılırsa, çağdaş cumhuriyetin tasfiyesinde, CHP yönetiminin boş bakışları arasında, artık son aşamaya gelindiği görülüyor. Sıranın CHP'nin tasfiye edilmesine geldiğini düşünüyorum".
Bu mesajın üzerinden ancak bir hafta geçmişken, Partili Cumhurbaşkanı,  önceki gün yaptığı konuşmada, "CaHaPe zihniyetine" çok ağır şekilde yüklendikten sonra, şunları söyledi: 
".......Siyasetin kalitesini artırmanın yolu, bu kirli zihniyeti ülkemizden tasfiye etmekten geçiyor. CHP yöneticileri ile aynı zihniyetin medyadaki ve diğer mahfillerdeki mensuplarını buradan bir kez daha ikaz ediyorum. Beyhude yere uğraşmayın....."
Aslında bu sözler, tamamıyla gündemi değiştirmek, memorandum ilan edlip edilmeyeceğinin iktisatçılar arasında tartışıldığı bir sırada, ekonomideki batışın tartışılmasının önüne geçmek için söylenmiş sözlerdi ama Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkan Vekili  Engin Özkoç hemen bu lafın üstüne atlayıp gürledi:
"...demokrasi ile yöneltildiğini iddia ettiğimiz bir ülkede ana muhalefet partisini ... nasıl tasfiye etmek istediğinizi millete açıklamak zorundasınız". 
Özkoç çok iyi niyetli, bunu yapmaya karar veren  hiç öyle bir zorunluluk falan duymaz da,  Türkiye’de, devletten evvel var olan  devleti kuran Cumhuriyet Halk Partisi’ni kapatmaya kimsenin gücü yetmez demesi lazımdı ama bunu söyleyebilmek için  önce siyaset yapma tarzınızı değiştireceksiniz. Anayasadan kaynaklanan  bütün demokratik, haklarınızı kullanacaksınız. Bangır bangır her gün tarafsız ve yansız yargı önünde hesap soracağınızı söyleyeceksiniz. Bunu yapmaz iseniz, batan AKP İktidarı CHP'nin tasfiye edilmesinin bir "hukuki" yolunu, bugünkü yargı düzeni içinde  bulursa  eliniz kolunuz bağlı oturmaktan başka ne yapacaksınız?  O zaman Yanınızda duracak kimseyi de zor bulursunuz. Ve hele zamanında “Cumhuriyet Halk Partisi kapatılsın Vakıf olsun” diyenler, parti programına aykırı 1915 Ermeni tehcirinde bugünün Türkiye’sini  haksız olarak suçlayan, ayrılıkçılar yani  bugün baş tacı yaptığınız adamların hepsi gemiyi ilk terk edenler olurlar.
Allahtan Özkoç’tan sonra diğer grup Başkan Vekili  Özgür Özel çıktıda “CHP’yi kapatmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini” söyledi. Baş tacınız Aralık Hareketi mensuplarının bu arada çıtı bile çıkmadı.  
Cumhuriyet Halk Partisinin yapması gereken hemen en kısa zamanda, vakit geçirmeden temel hak ve hürriyetleri teminat altına alan, demokratik parlamenter rejime dönme yollarını gösteren bir anayasa taslağını halkın önüne koymaktır, tabii bu Aralık hareketi mensubu Anayasacılar ile yapılamaz. Mevcut anayasamızdaki "Atatürk milliyetçiliği", "Türk Milleti" "Türk vatandaşlığı" kavramları ile sorunu olanlarla bir anayasa taslağı yazacak olursanız, hem Cumhuriyet Halk Partisi’nin şanlı tarihine ihanet edersiniz ve hem de  birilerinin  foyaları da iyice ortaya çıkar!
Böyle “demokratik bir ülkede” gibi süslü laflar  üreteceğinize  Alman papaz"  Niemöller’in hikâyesinden ders çıkartmaya çalışın.
Niemöller suskunluğun sonuçlarını "Naziler önce Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiler, ses çıkaracak kimse kalmamıştı." diyerek anlatmıştı. 
Ne demişti Abdüllatif Şener? "....Ya göstermelik bir seçim yapar. (Mısır'da yapılan göstermelik seçimler gibi).......Orta Doğu yöntemi bir seçim mi olur?.... Veya hiç seçime de gerek yoktur. Kendisini 10 yıl, 15 yıl, 25 yıl devlet başkanı ilan etmişler var. Buna benzer bir yöntem önümüze gelir mi, gelmez mi bilmiyorum.... Ama bildiğim bir şey var, seçimi kaybetmemek için ne yaparım diye düşünüyordur".
Bu ülkenin bekası için Cumhuriyet Halk Partisi olarak yapmanız gereken, demokrasi tramvayını Tayyip Bey’in hayal ettiği durağa gelmeden,çözüm üretmeyen laf ebeliğine dayanan pasif siyaset anlayışınızı değiştirmek olmalıdır.