18 Kasım 2016 Cuma

DÜMEN SUYUNDAKİ MUHALEFET


Türkiye’nin sorunu anayasa değildir. Tayyip Erdoğan’da bunu biliyor ve öngörüsüz bir muhalefetle dilediği gibi oynarken de aslında   kendini güvenceye alacağı bir sistemi getirmeye çalışıyor.
Türkiye’nin sorunu ne anayasadır ve ne de başkanlık; terördür, açlıktır, işsizliktir, Türk çiftçisinin sömürülmesidir, yolsuzluktur, demokrasiyi iktidarın içine sindirememiş olmasıdır, dış politikada yaşanan başarısızlıklardır.
 CHP’nin bunları Türkiye’nin gündemine taşıyıp, ezilen milyonların sorunlarına çözüm önerileri getirerek muhalefet yapacağına, Tayyip Erdoğan’ın tayin ettiği gündemin peşinde sürüklenip gidiyor.
Anayasa değişikliği gerçekleşirse,  terör sorunu mu çözülecek, açlık sınırı altında yaşayan milyonların ekonomik durumu mu düzelecek, Türk tarımının içler acısı halimi ortadan kalkacak, diş politikada yaşadığımız başarısızlıklar mı bitecek?
Hayır, sadece Tayyip Erdoğan Anayasayı çiğnememiş olacak ve ileride yargılanmaktan kurtulacak.
Muhalefet olarak, on dört yıllık AKP iktidarında Türk Lirası’nın ne kadar değer kaybettiğini ve bunun sebeplerini, halka anlatmak sizin göreviniz değil mi?
AKP iktidarına kadar dünyanın kendi kendine yetebilen yedi tarım ülkesinden biri iken, şimdi saman ithal eden bir ülke haline nasıl geldiğimizi, buna hangi yanlış, teslimiyetçi tarım politikaların rol oynadığını anlatmak kimin görevi?
İktidar olduğunuz zaman nasıl bir tarım reformu yapacağınızı, çiftçiye nasıl destek vereceğinizi anlatmanız gerekmiyor mu? Daha doğrusu böyle bir politikanız var mı?
Dış politikada yaşanan başarısızlıkların nedeninin  AKP iktidarının uyguladığı yanlış mezhepçi politikalar olduğunu halka kim anlatacak?
Türkiye’nin sorunun Anayasa olmadığını, Tayyip Erdoğan ve şürekasının demokrasiyi, çok sesliliği içlerine sindiremedikleri olduğunu, bu halka kimin anlatması lazım?
Elbette sizin.
Hiç gereği yokken, Tayyip Erdoğan’ın oyununa gelerek, 2011 yılının Ekim ayından bu yana Anayasa tartışıyorsunuz,  ama  Anayasa Çalıştayı yapmayı 2016’nın kasım ayında düşünebiliyorsunuz.
Sizin 2011’den bugüne kadar bir Anayasa görüşünüz yok mu idi? Çalıştayı kasım 2016 da yaptığınıza göre ya yoktu, ya da dostlar alışverişte görsün çabası içindesiniz.
CHP altı oku ile ve özellikle de halkçı, devrimci nitelikleriyle sol damarı güçlü bir partidir. Yani emeğe saygılı olması gerekir, köylüye, işçiye, ekonomik olarak zayıf olanlara sahip çıkması gerekir. 
Ama siz,  CHP’nin bütün değerlerine olduğu gibi, emeğe de saygı göstermiyorsunuz.
Bu yılın başında üç bilim insanından, Prof. Dr  Korkut Kanadoğlu, Doç. Dr Ali Akartürk ve Doç. Dr Şule Özsoy Boyunsuz’dan bir rapor istediniz ve üç bilim insanı emek sarf ederek 2016 yılı bahar aylarında “Türkiye İçin Başkanlık Sistemi Önerisi Tartışmaları” başlıklı bu raporu size teslim ettiler.
Siz bu raporu “Türkiye’de Başkanlık Sistemi Tartışmaları, Otoriter Sistem Arayışlar” ismiyle kitaplaştırdınız.
Ama bunu yaparken, bu üç bilim insanın emeklerini yok saydınız. Raporlarını  kitaplaştırırken, isimlerini unvanlarını bile yazmadan kitabın kapağının sol üst köşesinde çok küçük harflerle “lütfen” yazdınız.
Kitabın “Önsöz” ünde bile bu insanlara bir kuru teşekkürü çok  gördünüz. “Yazarların Önsözü”nün altına bile isimlerini  yazmak nezaketini göstermediniz.
Destek olmasını beklediğiniz ülke aydınları size nasıl ve niye güvensin.
Aykut Erdoğdu’nun bir TV programındaki bir saygısız AKP’liye haklı tepkisinin toplumdan aldığı olumlu tepkiye bakın ve bu kimliksiz, bilgisiz ve idraksiz dümen suyu muhalefetinden vaz geçin.

    
  


14 Kasım 2016 Pazartesi

SIFIR YÜZDE SEKSEN ALTIDAN BÜYÜKTÜR.

  
Tayyip Erdoğan 4 aydır atamasını yapmayı beklettiği Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne, öğretim üyelerinin yüzde doksanın  katılımıyla gerçekleşen seçimde, oyların yüzde seksen altısını alan Gülay Barborosoğlu’nu değil, Onun yerine 676 Sayılı KHK ile tek başına kendisine aldığı yetkiye dayanarak  seçime bile katılmamış, AKP Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay’ın kardeşi Prof. Dr Mehmet Özkan’ı atadı.
Kendisine aldığı yetkiyle diyorum, zira bu KHK’nin Tayyip Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda, onun isteğine uygun şekilde hazırlandığı yadsınamaz.
Hükümet Tayyip Erdoğan “ne emrederse” onu aynen yerine getirmekle görevli bir organ gibi çalıştığı için, hiç tartışılmadan rektör atamalarının tek seçicisi Cumhurbaşkanı olarak belirlenmiştir.
Üniversiteler bilim duvarlarının zorlandığı kurumlardır. O bakımdan Rektörler sadece basit bir yönetici değil, aynı zamanda akademik olarak da bilim yuvalarının en üst düzey yetkilisidirler.
Üniversiteler bir toplumun geleceğini şekillendiren en üst eğitim kurumları olduğu için onunla ilgili alınacak her karar toplumda herkesi yakından ilgilendirir, ilgilendirmesi de gerekir.
Bu nedenle üniversitelerle ilgili alınacak her kararın gerek toplumda gerekse ve özellikle üniversiteler de tartışılması gerekir. Onunla ilgili alınacak her kararın ortak aklın ürünü olması gerekir.
Ancak 676 Sayıl KHK ile rektör atamaları hiç tartışılmadan Cumhurbaşkanına bırakılması üniversite öğretim elamanlarına saygısızlık olmuştur.
Eskiden de Cumhurbaşkanı seçiyordu, denebilir.
Doğrudur, ama hiç olmaz ise üniversite öğretim üyeleri 676 Sayılı KHK’ye kadar altı aday belirleme hakkına sahiptiler; şimdi bu bile kendilerinden esirgenmiş oluyor.
Kendi seçimlerinde sandığı her şey kabul eden Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, öğretim üyelerinin kendilerini ilgilendiren bir konuda sandığa yansıyan tercihlerinin hiçbir kıymeti yoktur diyorlar.
Yani bir anlamda Tayyip Bey, sıfırı, yüzde seksen altıdan daha büyük kabul  ederek ve üniversite öğretim üyelerinin tercihlerini  hiçe sayarak “özerk üniversiteye” anti demokratik bir şekilde  rektör atamıştır.
Bu atamaya, bu yazıyı kaleme aldığım ana kadar, toplumdan, vaz geçtim toplumdan, verdikleri oylar yok sayılmış üniversite çevrelerinden bile ciddi bir tepki gelmemişti.(Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri hariç)
Bu tepkisizlik bana Maksim Gorki’nin “ Bir insan için kendi hemcinslerinin yazgısına karşı ilgisiz kalmaktan daha büyük bir ihanet olamaz…” sözünü anımsattı.
Yapılan atamalarda liyakatin değil, biatin egemen olduğu, “taraf olmayan bertaraf olur” tehdidinin yarattığı korku da göz önüne alınırsa, bu anti demokratik rektör ataması karşısında oluşan sessizliği de yadırgamamak lazım.
Öğretim üyeleri de bu toplumun çocuklarıdır, genel ortalamayı yansıtırlar, elbette içlerinde çok saygınları, gerçek aydın olarak nitelenebilecek olanlar kadar, menfaati uğruna her kalıba girecekler de vardır.
Akademik yıl açılışının bile Cumhurbaşkanlığı külliyesinde yapılmasını içine sindirip oraya giden, Cumhurbaşkanını “çılgınca alkışlarken” TVlerde görünme çabasındaki “bilim adamlarının”  bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz
Bu ülkenin aydınlanmış beyinler yaratacak çok ciddi bir eğitim reformuna ihtiyacı var.
Bu ülkenin, 12 Eylül askeri rejiminin yok ettiği, kendisine veya bir başkasına reva görülen haksızlıklara isyan etmeyi, haksızlığın neden ve etkenlerini düzeltmeyi, kendisine görev edinmiş aydınlara ihtiyacı var.

Çok mu bir şey istiyorum? Zannetmiyorum. Çağdaş ülkelerde olduğu gibi  haksızlıklar karşısında tepkisini çekinmeden veren insanların yaşadığı bir toplumda yaşamak istiyorum.

11 Kasım 2016 Cuma

GÜVENİLİR YARGI, ÖZGÜR BASIN


Uygar, demokrasiyi özümsemiş ülkeleri kurumlar, demokrasiyi özümseyememiş ülkeleri ise kişiler yönetir.
Demokrasiyi özümsemiş ülkelerde, iktidara kim gelirse gelsin, o ülkelerde  temel konularda çok büyük değişiklikler yaşanmaz.
Örneğin yargı bağımsızlığı tartışma konusu bile yapılamaz. Onların anayasalarında, yasalarında “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat  veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” yazmasa dahi, orada devleti yönetenler, böyle bir davranışta bulunmayı akıllarının ucundan bile geçirmezler.
Demokrasiyi özümsemiş bir toplumda, devletin bir numarası bile konuşurken onu dinleyen yüksek yargıçlar, içlerinden ne geçirirlerse geçirsinler, tepki vermezler, hele ayağa kalkıp alkışlamak gibi bir davranışta bulunmazlar.
Demokrasiyi özümsemiş bir ülkenin yargısı kararlarıyla toplumu ileri taşır, o ülkelerde yüksek yargının kararlarıyla ülke yirmi otuz sene geriye götürülmez.
Demokrasiyi özümsemiş ülkelerde, yargı kimsenin anayasayı fiilen değiştirmesine göz yummaz.
Demokrasiyi özümsemiş ülkelerde, devleti yönetenler, basın özgürlüğünü sonuna kadar savunurlar. Savunmasalar dahi orada basın özgürlüğüne sahip çıkacak, koruyacak bağımsız bir yargı vardır.
O ülkelerde özgür basının varlığının, bir ülkenin hükümetinin varlığından daha önemli, daha hayati olduğu noktasında genel bir kanı vardır.
Nitekim, bir İngiliz siyasetçiye, hükümeti mi istersin, yoksa özgür basını mı, diye sorduklarında “sen bana özgür basını ver yeter, hükümet senin olsun” diye cevaplamıştır.
Onu susturmayı akıllarından bile geçirmedikleri gibi, böyle bir yanlışa düşseler bile buna izin vermeyecek bir yargı vardır.
Demokrasiyi içine sindirmiş ülkelerde, basın özgürlüğünden doğabilecek sakıncaları gidermenin aracının gene özgür basın olduğu kabul edilir.
Demokrasiyi içine sindirmiş ülkelerde, siyasi iktidarı kontrol eden, frenleyen mekanizmalar vardır; vardır da, bunların varlığından hiç kimse, hatta iktidar sahipleri dahi rahatsız olmazlar, olsalar bile bunu ortadan kaldırmayı kendilerine siyasi hedef olarak koyamazlar.
Demokrasiyi özümsemiş ülkelerde, seçimlerde çoğunluğu sağlayarak iktidara gelenler, azınlıktaki demokratik muhalefetin de, görüş ve düşüncelerini halka rahatça ulaştırıp, demokratik yollardan iktidara gelme ihtimalinden rahatsızlık duymazlar.
Ve asıl önemlisi, demokrasiyi özümsemiş toplumlarda, duyarlı bir kamuoyu vardır. Haksızlıklar ve hukuksuzluklar karşısında, buna muhatap olan kim olursa olsun tepki verirler.
Tabii bu duyarlı kamuoyunu yaratanda özgür basındır. Bu özgürlük sadece siyasi iktidara karşı değil her türlü baskı grubuna karşıdır.
Bu ülkelerde “çalıyor ama iş yapıyor” gibi akıl almaz bir söylemi duyamazsınız.
O toplumlarda iş yapmanın, çalışmanın bir görev olduğu, bunları yapmanın kimseye yolsuzluk yapma hakkı vermediği genel bir kabuldür. 
Onun için demokrasiyi özümsemiş bir ülkede, iktidara bir maceracı da gelse, ülke maceraya sürüklenmez.
Demokrasiyi  özümsemiş ülkelerde denge fren mekanizmaları çok iyi çalışır.
O ülkelerde bir göreve gelmenin/getirilmenin  ön koşulu biat değil liyakattir.
 Demokrasiyi özümsemiş ülkelerde de insanların elbette sorunları vardır, ama o ülkelerde insanlar siyasi iktidarlardan korkmazlar, haksızlığa uğradıkları zaman sorunlarını dile getirecek  özgür basının ve sığınabilecekleri güvenilir bir yargının varlığından emindirler.
Gerçek demokrasiyi yaşayabilmek için yani  mutlu ve güven içinde olabilmek için, bağımsız, güvenilir bir  yargı ve özgür basına ihtiyacımız var. 















7 Kasım 2016 Pazartesi

İKİ YÜZLÜSÜNÜZ


Bu değişiklikten sonra  HDP’li milletvekilleri hakkında değişik il ve ilçe savcılıklarında yürütülen soruşturmalarıyla ilgili  olarak aynı gece, bir gece yarısı operasyonuyla, önce göz altına alınmaları ve sonrasında tutuklanmaları tepkilere neden oldu.
Tutuklanma gerekçeleri terör örgütü propagandası yapmak, destek olmak gibi suçlamalar.
HDP ilk günden beri terör örgütüne destek oluyordu, devletin savcısı bunu yeni mi fark etti.
HDP’li milletvekilleri terör örgütüne ne kadar yardımcı olduysa, propagandasını yaptıysa,  iktidar olarak siz de o kadar yaptınız.
“Valilere operasyon yapmayın dedik” diyen, “PKK iki yıl boyunca yığınak yaptı” diyen, örgütün yasa dışı faaliyetlerini kast ederek “Her şeyden haberimiz vardı” diyenler kimlerdi?
Oslo görüşmeleri kimin talimatıyla gerçekleştirildi? İmralı’ya heyetler gidip oradan alınan talimatların Kandile götürülmesine kim göz yumdu?
“Türkiye’de güzel şeyler oluyor” diyerek, Habur kepazeliğine göz yumanlar kimlerdi.
Sizler değil miydiniz?
Dolmabahçe mutabakatı kimler arasında gerçekleştirildi? Bugün terör örgütü propagandası yapmak, ona yardım etmekle suçlanan HDP’liler ile gerçekleştirilmedi mi?
Bülent Arınç başbakan yardımcısı iken “Her şeyden haberimiz vardı” dediğine göre, belediye araçları ile hendekler kazıldığını, mayınlar, el yapımı patlayıcılar yerleştirildiğini de biliyordunuz, neden göz yumdunuz.
Bu terör örgütüne yardım olmuyor mu?
Bakın gazete arşivlerine, Abdullah Öcalan denen katili, “büyük lider” diye topluma sunan sizin milletvekilleriniz değil miydi?
Bütün dünyanın gözleri önünde katilin mesajını Diyarbakır Meydanında halka okunması sizin bilginiz ve teşvikiniz ile olmadı mı? Bütün bunlar terör örgütü propagandası değil miydi?
Bir terör örgütünün propagandası nasıl yapılır?
Dünya da tek bir demokratik ülke gösterebilir misiniz, terör örgütü liderlerine devlet yetkilileri tarafından methiyeler düzüldüğünü.
Yoktur böyle bir şey, olamaz, bunu yapan devlet yetkilisi o koltukta bir dakika bile oturamaz.
Teröre yardım, yataklık, propagandasını yapmak suç ise siz de suçlusunuz.
Şimdi tutuklattığınız HDP milletvekilleri ile sizlerin ve sizin milletvekillerinizin yaptıkları arasında ne fark var.
Terör örgütüne silah götürürken yakalanan milletvekilinin davranışı ile “Valilere operasyon yapmayın dedik” diyen, “PKK iki yıl boyunca yığınak yaptı” diyen, örgütün yasa dışı faaliyetlerini kast ederek “Her şeyden haberimiz vardı” diyenler arasında ne fark var.
Bu davranışlarınızla terör örgütüne sadece yardım etmemiş propagandasını yapmamış, hatta onu uluslararası hukukun süjesi haline getirdiniz.
FETO ile PKK’nın hiçbir farkı yoktur dediğinize göre, siz FETÖ’ ye de aynı PKK’ya yaptığınız gibi yardım yataklık ettiniz,  devletin bütün kurumlarına sızmasına izin verdiniz.
Dış temsilciliklere emirler vermediniz mi? FETÖ okulları yetkililerinin protokole alınması ve onlara her türlü yardımın yapılması konusunda?
FETÖ organisazyonu olan “Türkçe Olimpiyatlarına” Bakanlarınız katılıp, çete reisi  Fethullah Gülen’e methiyeler düzüp, saygılarını sunmadılar mı?
Bütün bu saydıklarımız terör örgütüne yardım etmek, propagandasını yapmak olmuyor mu?
Her iki terör örgütüne yardım ettikten, onların propagandalarını yaptıktan sonra, sütten çıkmış ak kaşıkmışçasına  şimdi bunlara terör örgütüdür demek, iki yüzlülüktür.
Bu yüzden dünya size inanmıyor.
Yeteneksiz, yetersiz, ufkun ötesini göremeyen bir muhalefet de buldunuz, istediğiniz gibi oynuyorsunuz.
Onların sayesinde Yılmaz Özdil’in değişiyle beş yüz yıl iktidarda da kalırsınız.
Ama bu böyle gitmez, gitmemeli ve gitmeyecekte.

    






4 Kasım 2016 Cuma

CHP KENDİNİ KANITLAMALIDIR.


14 yıllık AKP iktidarı sayesinde halkımız, korku, kuşku ve kaos ortamında yaşamaktadır. Geleceğimizin güvencesi olan gençlerimiz ülkenin düzlüğe çıkmasını ve özgürce yaşamak, ülkede tesis edilecek çağdaş demokrasinin kendisine sunacağı olanaklardan yararlanmak istiyor.
Bu karanlık ortamdan kurtulmak için tek umudun, dün olduğu gibi bugünde Cumhuriyet Halk Partisi olduğu kanıtlanmalıdır.
Ama bu umudu yaratabilmek için önce CHP’nin silkinip, tek çarenin CHP olduğunu halka KANITLAMASI gerekiyor.
Bunun olabilmesi için önce CHP’nin kendi, halkçı, devrimci ve laik  öz kimliğine dönmesi gerekmektedir.
Günümüz CHP yönetimi altı yıldır partiyi bu niteliklerinden uzaklaştırmış, makas değiştirmiş, bilerek ve isteyerek birilerinin  arzularına uygun eksen kayması sağlanmıştır.
Bu eksen kayması sağlanmış ama, bunu içine sindiremeyen CHP tabanı bundan rahatsız olmuştur.
CHP’nin, silkinip, ayağa kalkıp ülkenin makûs talihini değiştirmesi için:
1) CHP’yi gerçek kimliğinden uzaklaştıran politikalara son verilmelidir. Bunu yapabilmek için CHP’nin onurlu geçmişini benimsemeyen, ailesinin ve kendisinin mağdur edildiğini iddia edenlerin ve ideolojik olarak karşı çıkanların, CHP kadrolarında olmamaları gerekir.
2) CHP’nin hedeflerinin sıralandığı altı oktan birisi olan devrimcilik ilkesinin gereği olarak, ülkenin ve dünyanın koşullarına uyan politikalar üretmek gerekmektedir. Saplantılardan uzak, hukuki, ekonomik, politik, sosyolojik ve kültürel güncellemeler yapılmalıdır. Ama bu yenilenme, “BAŞKALAŞMAK” VE “KİMLİK BUNALIMI” yaratmamalıdır.
Bu nedenle CHP’nin başına eklenen, meşruiyetini kurultaydan almayan “Yeni” sıfatı terk edilmeli gerek bunun için ve gerekse “1930’ların CHP’si değiliz” sözünden ötürü tüm CHP’lilerden, Cumhuriyet sevdalısı Atatürkçülerden özür dilenmelidir.
3) CHP bir kitle partisidir, ama bu partiye üye olabilmek, çeşitli kademelerde görev alabilmek için  ilkelerine gönül vermiş olmak gerekir. CHP üyeliğinin bir statü olduğunu ortaya koymak ve  ön seçimlerde seçmen olacak üyelerin parti okullarında ciddi bir eğitimden geçirilmesini sağlamak gerekir.
Ayrıca CHP iktidarında:
1) Kurucusunun “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sonuna kadar sadık kalacağını halkımıza ve Dünyaya ilan etmelidir.
2) Hırsızlıkların, yolsuzlukların hesabını ayırımsız, pisliğe bulaşan herkesten soracağını, yani “devri sabık yaratacağını”, hırsızlığın kimsenin yanına kar kalmayacağını topluma anlatmalıdır.
3) CHP eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanacağını ve sağlığın kişinin gelirine ya da varlığına   bakılmaksızın herkes için ulaşılabilir olacağını ilan etmelidir.
4) CHP ülke ekonomisine katkı veren, baca tüttüren, iş kapısı açan girişimciyi sonuna kadar destekleyeceğine halkı ikna etmelidir
5) CHP emekten yana bir partidir. Çalışma hayatındaki düzenlemeler CHP’nin eseridir. CHP yönünü işçilere, emeklilere ve çalışanlara çevirmelidir.
6) “Çiftçi Milletin efendisidir” deyişini kendisine şiar edinmiş bir parti olduğu için çiftçilerin güvencesi olacağını çiftçiye inandırmalıdır.
Bunun içinde çiftçinin tarımda kullandığı girdilerin üstündeki vergi yükünü asgariye indireceğini, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki feodal düzeni yıkıp, topraksız köylüyü toprak sahibi yapıp, tüm ülkede tarım reformunu hayata geçireceğini ve böylece çiftçini alın terinin hakkını vererek, ona insanca yaşamanın koşullarını yaratacağını çiftçiye anlatmalıdır.
CHP, emperyalist uşağı bölücü ve liboşların oyununa gelip, kendi geçmişini ve kimliğini tartışmak yerine, ayağa kalkıp, ülke için tek çözümün kendisi olduğunu kanıtlamak zorundadır.
  



31 Ekim 2016 Pazartesi

İNANILMAZ LAFLAR

İNANILMAZ LAFLAR

Tayyip Erdoğan  Hızlı Tren İstasyonun açılışında "....Ne var o Misak-ı Milli’de. Ben Lozan dedim, rahatsız oldular. Niye rahatsız oluyorsun? Burnumun dibindeki adalar, bağırıyoruz, çağırıyoruz; bu adalar bizimdi. Bu adalarda bizim eserlerimiz var, tarihimiz var, camilerimiz var, kervansaraylarımız var. Rahatsız oluyor adam. Niye rahatsız oluyorsun? Bunların altına kim imza attıysa sorumludur, sorumlu....
"Çünkü artık eski Türkiye yok. Bu mücadeleyi pısırık şekilde sağa sola yalpalayarak değil, hedeflerimize yürüyerek vereceğiz. Kazanacaksak adam gibi kazanacağız, öleceksek adam gibi öleceğiz. Artık bunun ortası kalmadı....” dedi.
Lozan Antlaşmasına, sınırlar üzerinden ısrarla ve alenen saldırıyor. Sınırlara ve Ege'deki adalara ilişkin olarak yaptığı yanlışları bir kenara koyuyorum.
Lozan yalnızca sınırları belirleyen bir antlaşma değildir. Her şeyden önce bir barış antlaşmasıdır. Siyasal ve ekonomik çok çeşitli hükümler içerir. 
Bu hükümlerin içinde, örneğin, azınlıkların haklarına ilişkin olanlar çok önemlidir. Lozan, Türkiye'deki azınlıkları sadece din üzerinden tarif ediyor ve Türkiye'deki gayri Müslimlerin hakları ile Yunanistan'daki Müslüman azınlığın hakları arasında bir denge kuruyor. Bu hüküm, ülkemizde etnik azınlıklar yaratmak isteyen dış güçlere karşı en güçlü dayanak noktasıdır.
Batılı emperyalist çevreler Lozan Antlaşması'nın artık eskide kaldığını uzun yıllardır bazen zımnen, bazen açıkça savunurlar. Amaçları arasında, bir yanda, Türkiye'deki azınlık tanımını değiştirerek etnik temelde azınlıklar yaratmak, diğer yanda, Yunanistan'daki Türk azınlığı korumasız kılmaktır.
Ben Tayyip Bey’in amacının bu olmadığını düşünmek istiyorum.
"Kazanacaksak adam gibi kazanacağız, öleceksek adam gibi öleceğiz, ortası yok" sözü  yayılmacılık (irredentism) dir. Bu emperyalistlerin arzusu olan  Lozan barışını ortadan kaldırmaktır.
Bu gidişin ülkemiz için nasıl felaketler yarata bileceğinin farkında değil anlaşılan.
Lozan  kaldırılırsa ortada Sevres Antlaşması ve Wilson prensipleri kalır. Sevres, malum, Anadolu topraklarında bir Ermenistan yaratıyor ve Kürdistan'nın da yolunu açıyordu.

Başkan Woodrow Wilson, 1918 Ocak ayında Kongre’de yaptığı konuşmada, ABD'nin savaşa hangi ilkeleri gerçekleştirmek için girdiğini 14 noktada özetlemişti.
Bunlardan 12. ilke Osmanlı İmparatorluğunu ilgilendiriyordu. Bu ilkeye göre, İmparatorluğun Türk kısmının güvenlik içinde egemen olmasının garanti edilmesi gerektiği söyleniyordu.  Ancak, Türk yönetimi altındaki diğer uluslara da yaşamlarını güvenlik içinde sürdürecekleri ve herhangi bir müdahaleye uğramaksızın muhtar (otonom) gelişim fırsatından yararlanacakları konusunda güvence verilmeliydi.
Wilson,  bu ilkelerle, “self determination” adını koymadan, halklara kendi kaderlerini tayin etme hakkı verilmesi gerektiğine vurgu yapmış oluyordu. Nitekim, bu düşüncesine sonraki beyanlarıyla adını da koyarak açıklık getirmişti.
Fransa ve –özellikle- İngiltere, Osmanlıya karşı melanetin başı olan Mekke Şerifi Hüseyin’e, hizmetleri karşılığında, bağımsız bir Arap devleti kurması için,  Orta Doğu’nun büyük bölümünü vaat ettiler. Bir yanda bunu yaparken, diğer yanda da, 1916 Sykes-Picot gizli anlaşması ile Hüseyin’e vaat ettikleri toprakları kendi aralarında paylaştırdılar. Savaş sonrası Orta-Doğu’yu, Arap halklarına hiç danışmadan ve yapay sınırlar oluşturarak, kendi aralarında bölüştürdüler.
Pekiyi, Araplar için rafa koydukları self determination hakkını o zaman bir tek hangi etnik gruba tanıdılar? Sevres ile Kürtlere.
Tarihi olayları doğru okumak gerekiyor. 

28 Ekim 2016 Cuma

BUGÜN 29 EKİM


Bugün, ihanetler, acılar içinde de olsak Cumhuriyetimizin 93. Yılını kutluyoruz.
Bu Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğdu.
Bu Cumhuriyet, altı yüz yıllık teokratik Osmanlı monarşisinin “kul”undan, laik cumhuriyetin “vatandaş”ına geçişin yolculuğudur.
Bir kısım günümüz Cumhuriyet düşmanları tarihimizi, Atatürk’ü, Cumhuriyeti tartışalım diyerek, 1920’nin koşullarında kurulan Cumhuriyeti bugünün değerleri ile tartışmaya çalışmaktadırlar.
Bu Cumhuriyet kurulduğu zaman bir demokrasi miydi? Elbette değildi.
Zamanla beraber toplumlar da, anlayışlar da değişirken, bu Cumhuriyetin kurucularının asla değişmeyecek kurallar getirdiğini ileri sürmek en azından bu insanlara saygısızlık olur.
Her olayı yaşandığı günün koşulları ve kuralları içinde değerlendirmek gerekir.
Bu Cumhuriyet, imparatorluğun kalıntıları üzerine kurulduğuna göre bugünkü anlamıyla bir özgürlükçü demokrasi olması da mümkün değildir.
Bir demokrasinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesi için gereken nesnel koşulların hiçbirisi o günlerin Osmanlı toplumunda yoktu.
Örgütlü bir toplum muyduk? Hayır. İletişim bugünkü kadar yaygın ve kolay mıydı? Hayır. Okuryazar erkek sayısı kaçtı? Yüzde beş civarında. Kadınlar da bu oran kaçtı? yüzde birin de altında. Orta sınıf söz konusu bile değildi.
Toplu iğne bile üretemeyen, ekonomisi ilkel tarıma dayalı fakir bir ülkeydik.
Özgürlükçü demokrasiyi nasıl uygulayacaklardı?
Atatürk’e ve bu devletin kurucularına küfretmeyi “ilericilik, çağdaşlık” zanneden Cumhuriyet düşmanları ve onların tetikçilerine bir şeyi hatırlatmakta fayda var.
Atatürk hakkında yargıyı insanlık tarihi vermiştir. İnsanlık tarihine herhangi bir katkısı olmayanların, Atatürk’ü tartışmak, Atatürk’ü yargılamak hakları yoktur, olamaz.
Cumhuriyetin kurulduğu günlerde dünyanın hiçbir köşesinde, günümüz anlamında özgürlükçü demokrasi yoktu.
1789 da Anayasasını yürürlüğe sokan Amerika Birleşik Devletlerinin bir çok eyaletinde zenciler, ilk okul mezunu olmayanlar, belli oranda vergi vermeyenler oy kullanma hakkına bile sahip değillerdi. Fransa da kadınlar Türk kadınından çok daha sonra oy kullanma hakkına sahip olabilmişlerdi.   
Özgürlükçü demokrasinin hiçbir nesnel koşulu yokken bu Cumhuriyet, ulus-devlet temelinde şekillenmiş, çağdaş, modern, bağımsız, laik bir toplumsal yapı oluşturmuştur.
Bugün gıptayla baktığımız Almanya, Japonya ve İtalya kendi iç dinamikleri ile demokrasiye geçememişlerdir.
 Balkan, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşları ile yorgun ve harap bu ülkede, ortaçağ kurumları ve gelenekleri ile yaşayan, sanayi devrimini ve Rönesans’ı yaşamamış, ümmet düzeyinde  bir toplum, demokrasiye, çok partili hayata kendi iç dinamikleriyle geçebilmişse, bu Cumhuriyeti kuranların eseridir.
Zira Atatürkçülük gelişmeye açıktır. Devrimcilik (İnkılapçılık) onun bu özelliğinin nitelemesidir.
Bu nitelik, bulunduğumuz noktayı yeterli bulmamayı, daha iyisini yapabileceğimizi, çağdaşlık ülküsünü bize aşılamıştır.
Bu niteliğimiz, Büyük önder Atatürk’ün kurarak başlattığı çağdaş medeniyeti hedefleyen, kökten değişim sürecini devam ettirmemizi gerektirmektedir.
Atatürk’ün ilkelerine inananların bugün yapması gereken, On dört yıllık AKP iktidarı döneminde, gerçekleştirilmeye çalışılan dinin siyasallaştırılmasına ve de siyasetin dinselleştirilmesine karşı mücadele etmektir.
Bu mücadeleyi vererek, Ulus Devlet, Üniter Devlet ve Laik Devlet yapılanmamızı, ulusal bağımsızlığımızı ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetini sonsuza dek yaşatmalıyız. Bu, Cumhuriyeti bizlere armağan edenlere karşı ahlaki ve  vicdani  borcumuzdur.