15 Şubat 2016 Pazartesi

DIŞ POLİTİKA MANZARALARI


Son günlerde yaşanan dış politika gelişmelerine bakarsanız bir kısmı utanç verici olmakla beraber, tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin, AKP hükümeti sayesinde içine düştüğü çaresizliği, aczi göstermektedir.
Merkel Ankara’ya geldi. Sığınmacılar konusunda on maddelik bir mutabakat Davutoğlu tarafından açıklandı. Bu maddelerden birisi de Türkiye’ye AB’nin vereceği 3 milyar Euro konusu idi.
Bu protokolle göre 3 Milyar Euro bize defaten, Türkiye istediği gibi harcasın diye  ödenmeyecek, ya ne yapılacak, projeler yapılıp Brüksel’e iletilecek, bu projeler Brüksel tarafından uygun görülürse, dilim dilim ödenecek.
Davutoğlu’nun bu açıklaması orta da dururken, Tayyip Erdoğan, mutad muhtarlar toplantısında aslanlar gibi gürledi: “Nerede 3 milyar Avro? Şimdi söyledikleri ne biliyor musunuz? Plan, proje getirilsin, plan proje üzerinden bunları verelim. Yahu neyin plan projesi”
Bu konuşmadan sonra “Biz bu parayı istemiyoruz” demesi beklenir, değil mi?
Ama öyle olmadı, gene aynı muhtarlar toplantısında, AB, hükümetin istediği, yani protokole bağlanan 3 milyar Avroyu vermemesi halinde ne yapacağını da söyledi: “Edirne’den insanları otobüslere bindirdik, tekrar geri çevirdik. Ama bir olur iki olur, ondan sonra da kusura bakmayın, biz de kapıları açarız, haydi hayırlı yolculuklar dileriz” dedi.
Merkel ile varılan mutabakatın özü, sığınmacıların Avrupa’ya geçişlerinin Türkiye tarafından önlenmesi idi. Sanki hiç böyle bir şey yokmuş gibi, şantaj yaptı.
Dış politika da şantaj yapılmaz, atılacak bir adım, alınacak bir önlem varsa  gereğini yaparsın.Bu gücün yoksa da konuşmazsın.
Şantaj yapmak, kabile mantığıyla yönetilen devletlerin işidir, Türkiye Cumhuriyeti’nin değil.
Diğer bir konu, Dünya basını, Halep’in önümüzdeki günlerde Esad güçlerini eline geçeceğini, bu durumun Türkiye’nin Suriye politikasına nihai bir darbe olacağını yazıyorlar.
Tayyip Erdoğan ve ekibi iflas eden Suriye politikasından ötürü uğrayacakları büyük prestij kaybından kurtulmak için hangi çılgınlığı yapabiliriz arayışı içindeler.
Dış işleri Bakanı Çavuşoğlu, önce, Suudi’lerle kara harekatı yapabileceğimizi açıkladı, ABD olmaz deyip, Rusya ve İran’dan da göz dağı gelince, bütün söylediklerini yuttu, çark edip “Uluslararası koalisyonla kara harekatına katılırız” dedi.
Hangi konumda olursa olsun, Türk Askerinin Suriye’ye girmesi bir felaket olacağı gibi, uluslararası hukuku da aykırı olur.
Baktılar ki kara harekâtı mümkün değil, uzaktan PYD/YPG mevzileri vurulmaya başlandı. ABD buna bile tahammül edemedi, “ısrarla ateşin kesilmesini” istedi, bir de üstüne Türkiye ile alay edercesine, daha doğrusu haklı olarak PYD’yi terörist ilan Tayyip Erdoğan’ı kale almadığını göstermek istercesine, Türkiye ile YPG’nin ortak düşman İŞİD’e karşı beraberce savaşmalarını istedi.
Ege’deki insan kaçakçılığını  önlemek için bir Alman amiral’in komutasında Ege’ye bir NATO gözlem gücü göndermesi daha da incitici.
Hadi Tayyip Bey “Eeeeeey NATO, Ege de ne işin var, biz kendi işimizi kendimiz yaparız” diye bir bağırsan da, içimiz serinlese. Zaten onlar bildiklerini okurlar, ama sen gene de bir bağır.
Şaka bir tarafa dış politikamız içler acısı bir durumda.   

     

12 Şubat 2016 Cuma

BRAVO AMERİKA


Türkiye, dünyanın en azılı Türk ve Cumhuriyet düşmanı Suudiler ve onların kuyruğu olan Katar ile “Ortak düşmana” yani İran’a karşı askeri işbirliği yapıyor.
Türkiye’de bir iki cılız istisna dışında kimsenin pek sesi çıkmadı.
Bu işbirliğini kim istiyor?
Elbette ki ABD istiyor.
Bağımsızlık ve egemenlik, müttefiklere karşı da korunmalıdır. Bunun anlamı özellikle büyük güç sahibi olan müttefiklerin, ülke yönetiminde ağırlık sahibi olacak, politika oluşturacak bir duruma getirilmemeleridir.
1639 Kasr-ı Şirin antlaşmasından bu yana İran’la aramızda çatışma yaşanmamıştır.
Sırf müttefikimiz ABD istiyor diye, dört yüz yılı aşkın bir süredir, barış içinde yaşadığımız bir ülkeye hasmane bir tutum takınmaya hiç lüzum yoktu.
TBMM ve hükümeti kendi emrinde gören Recep Tayyip Erdoğan, Dünya’ya da Türkiye de tek karar alıcı olduğunu ilan edercesine “Irak’da yaptığım hatayı, Suriye’de yapmam” diyor, yani gerekirse Suriye’ye askeri müdahalede bulunur, İran ve Rusya ile çatışmayı göze alırım demeye getiriyor.
Suriye’den, Türkiye’ye yönelik  askeri bir saldırı gelmeden ya da BM kararı olmadan   Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunulamaz.
Suriye’deki Rus ve İran askeri varlığı, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında ulusal çıkarlarını ihmal edip, ABD’nin kuyruğuna takılarak yürüttüğü yanlış dış politikanın sonucudur.
2014 Ekim’inde sırf ABD istiyor diye, uluslar arası hukuka aykırı bir şekilde, aramızda ilan edilmiş bir harp veya BM kararı yokken, Suriye’nin toprak bütünlüğüne kast ederek,  Ayn El Arab’ı İŞİD’den alması için, PYD/YPG’ye destek amacıyla, Peşmerge’nin ülkemiz üzerinden Suriye topraklarına geçmesine izin veren Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti değil miydi?
Tayyip Bey’in şimdi PYD’yi terörist ilan etmesini de kimse ciddiye almayacaktır.Bunu bir iç politika çıkışı diye yorumlayacaklardır.
Bugün yaşadığımız, AB ile milli onurumuzu rencide edecek şekilde yürütülen Suriyeli sığınmacılar konusundaki pazarlıklar da, Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin kuyruğuna takılarak yürüttüğü yanlış dış politikanın sonucudur.
Bütün bunlar olup biterken muhalefetin sesi çıkıyor mu?
PKK ağzıyla konuşmaktan başka hiçbir şey yapmıyorlar.
Nasıl yapsınlar, uluslar arası hukuka aykırı olarak Ayn El Arab’a, onu da Kürtlere hoş görünmek için Kobani olarak söyleyip, oraya asker gönderelim diyen bir muhalefet, bütün bu dış politikada yaşanan olumsuzluklara nasıl tepki verecek ki, ya ABD ve AB kızar da, Türkiye için muhalefeti kendisine ortak seçmezse, bunca yaranma çabaları boşa mı gitsin?
Muhalefet olarak, ABD ve AB’yi kızdırmamak için bütün bu yaşananlara sessiz kalındı, bari Genel Başkan Yardımcısına yapılan çirkin, insanlık dışı saldırıya, bu ülkeye laikliği getirmiş bir parti olarak tepki verilseydi.
Mümkün mü öyle bir tepki vermeleri.
Tepkisizliğin nedeni kendileridir. Milletvekilleri yetenekleriyle ve başarıları ile değil, dini ve etnik aidiyetleriyle topluma sunulduğu için, bu yapılan çirkinliğe de mecburen sessiz kaldılar.
Türkiye’nin bugün yaşadığı olumsuzlukların temel nedeni, iktidarı ile muhalefetiyle, hiçbir derinliği ve ufkun ötesini görme yeteneği olmayan siyasi aktörlerin eline kalmasıdır.
Bravo Amerika, bir dönem sadece iktidarı dizayn ettin, yetmediğini gördün,  hatandan dönerek şimdi muhalefeti de dizayn edip dikensiz gül bahçesi yarattın.









8 Şubat 2016 Pazartesi

REHİN DURUMUNDAYIZ


Son 7 ayda 270 civarında asker ve polis şehit edildi. Melih Aşık’ın söylemiyle, bu şehitlerden Cizre’de apartman bodrumunda mahsur kalanlar kadar söz edilmedi. Ülkedeki aydın ihaneti ancak bu kadar güzel  özetlenebilirdi.
Bu rakamlar son yedi ay içinde 270 eve ateş düştüğünü ortaya koyuyor. Kim bu işin sorumlusu?
Bu işin tek sorumlusu var o da terörle müzakere edilmeyeceğini, yalnızca mücadele edilmesi gerektiğini göz ardı ederek, sırf kendi siyasi çıkarları uğruna, terör örgütüyle müzakere eden AKP iktidarıdır.
Eli kanlı katiller devlet tarafından muhatap alınmış yani meşrulaştırılmıştır.
Meşrulaştırdığın eli kanlı katiller ve onların siyasal uzantıları, şimdi dönüp sana “taraflar silah bıraksın” demek küstahlığını gösterebiliyorlar.
Onlar silah kullanma yetkisinin sadece devletin tekelinde olduğunu bilmiyorlar mı?
Elbette biliyorlar, ama sen silahlı katillerle ve hem de üçüncü bir devletin gözetiminde müzakere masasına oturursan, onlar da kendini seninle eşit göreceğinden, hiç utanmadan, sıkılmadan “taraflar silah bıraksın” demek küstahlığını gösterirler.
Eli kanlı silahlı katillerle masaya oturup açılım süreci başlattık diyenler, kendi beyanlarıyla şehirlere terör örgütü tarafından silah depolanırken sessiz kalanlar, kolluğun elini kolunu bağlayanların ellerinde bu şehitlerin kanları vardır.
Fransa’da 2015 sonlarında yaşanan ve Paris’i kana bulayan bombalı saldırının hemen sonrasında Başkan François Hollande, Fransa’nın tepkisinin acımasız olacağını tüm dünyaya ilan etmişti.
8 Mayıs 2008 tarihinde George W. Bush İsrail Parlamentosunda yaptığı konuşmada teröristlerle, şiddet yanlılarıyla müzakere etmenin çok yanlış olacağını söylemişti.
Şimdi bu Fransa, ABD ve benzerleri Türkiye’ye, PKK ve aracılarıyla konuşup, onları dinledikten sonra, terör örgütünü  tatmin ederek silahlarını bırakmalarını beklememizi telkin ediyorlar, nasıl bir çifte Standard içinde olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Sadece suçlu onlar mı?
Elbette hayır. Terör örgütüyle masaya oturulup, onlar meşrulaştırılırken, oy kaygısıyla, susarak ve şimdi de terör örgütü ağzıyla konuşan, böyle yaparsa o bölgeden oy alacağını zanneden  muhalefette en az AKP iktidarı kadar suçludur.
AKP iktidarının, zamanında gerekli tedbirleri almadığı, almakta geciktiği,  silahlı terör örgütüyle masaya oturduğu  için en sert şekilde eleştirmesi gereken muhalefet bunları hiç dile getirmediği gibi  tam aksine PKK ağzıyla konuşmayı da “demokratlık” ,”ilericilik” zannetmekte ve hatta PKK ile görüşebileceklerini söylemektedirler.
ABD Başkan Yardımcısı Türkiye’ye geliyor, partilerin milletvekillerini bir müstemleke valisi edasıyla ayağına çağırıyor, onlara demokrasi ve özgürlük nasihatleri veriyor. Birinin de aklına “ben ülkemin sorunlarını senle tartışmam efendi” demek gelmiyor.
Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyetin temel taşları arasında “bağımsızlık” yok mu?
O halde olan bitene, dış politikada ABD’nin kuyruğuna takılarak, Türkiye’nin güvenliği için büyük risk oluşturan Türk dış politikası karşısında sessiz kalanların tamamının AKP’den ne farkı var.
İşin özeti Türkiye kuyruğuna takıldığımız dış güçler tarafından rehin alınmış durumda. Bu cendere kırılmadığı takdirde, Türkiye’yi çok daha sıkıntılı günler bekliyor.




5 Şubat 2016 Cuma

KILIÇDAROĞLU’NU İZLERKEN


Kılıçdaroğlu geçtiğimiz Çarşamba akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu “Tarafsız Bölge Programına” konuk oldu.
Kendisini izlerken hayretler içinde kaldım.
Bir olay bu kadar çarpıtılabilinir.
Sanki Atatürk posterinin bir CHP Milletvekili tarafından indirilmesi olayı birkaç gün evvel yaşanmışta, kendisi bu olaya en hızlı şekilde el koyup soruşturma başlatmış gibi anlattı.
Olayın gazeteci Talat Atilla tarafından ilk defa gündeme getirildiği tarih 14 Aralık 2015,   Kılıçdaroğlu ne zaman bir muhakkik heyeti kurdurdu? 26.Ocak 2016 yani olayın duyulmasından tam kırk bir gün sonra, yani olay acaba unutulur mu diye tam 40 gün bekledi ve parti tabanından gelen tepkiye dayanamayarak ondan sonra harekete geçti. Ama milyonların gözünün içine baka baka sanki olaya anında müdahale etmiş gibi bir tavır sergiledi.
Kimse de çıkıp kendisine bu olay olalı kırk beş gün oldu, siz daha bir hafta önce harekete geçtiniz, niye partiyi bir ay boyunca kamuoyunda tartıştırdınız diye sormadı.
Aslında gecenin en can alıcı sorusu  “Aylin Nazlıaka size Atatürk’ün fotoğrafını kimin indirdiğini söyledi mi?” idi. Kılıçdaroğlu bu soruyu geçiştirince gazeteciler de üstüne gitmedi, gitmedi ama seyreden herkes de, bu ismi kendisinin bildiğini anladı.
O ismi açıklayamaz zira; o kişiyi paraşütle partiye getiren kendisi.
Eğer parti tabanından ve toplumdan böyle bir tepki gelmeseydi, bu olayın  üstüne hiç gitmeyecekti.
Kılıçdaroğlu, tabanın ve toplumun tepkisinden sonra, bir anda büyük bir Atatürkçü kesildi.
Çarşamba akşamı programı izleyen dikkatli izleyicilerin gözünden, şu nokta da kaçmamıştır.
Kılıçdaroğlu, TBMM Başkanı’nın çağrısı üzerine Perşembe günü ilk toplantısını yapan “Anayasa Uzlaşma Komisyonun” adının “Türkiye’yi Darbe Hukukundan Arındırma Komisyonu” olması gerektiğini ve bu yönde talepte bulunacaklarını söyledi.
CHP’nin seçim bildirgesinin 43. Sayfasında açıkça “eşit vatandaşlık temelinde yeni bir anayasa yapacağız” vaadinde bulunduklarını, Anayasamızın ilk dört maddesi ile de ilgili olarak ikircikli söylemlerde bulundukların unutmuş görünüyordu.
Darbe hukukuna örnek olarak da “Yargı bağımsızlığını” gösterdi. El insaf o madde kendisinin Genel Başkanlığı döneminde 2010 Anayasa değişiklinde gerçekleştirildi.
Bu “U” dönüşünün sebebi de aynen resim olayında olduğu gibi, AKP ile Anayasa masasına oturmaya parti tabanından gelen tepkidir.
Siyaset adamı tutarlı olmayınca, inandırıcı da olamadığını Kılıçdaroğlu henüz anlayamadı.
TBMM başkanı “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” toplantısını açarken yaptığı konuşmada, “İthal olmayan, milli” bir anayasa yapılması gerektiğini vurguladı.
Aslında benzer cümleyi Tayyip Erdoğan da geçtiğimiz günlerde sarf etmişti.
1924 den başlayarak, bu ülkede yürürlükte kalmış hiçbir anayasa kopya değildir, hepsi millidir.
Burada açıkça söyleyemedikleri, “ithal” lafının arkasına gizledikleri devletin değiştirilemez nitelikleri arasına olan “laikliktir”.
Laiklik, sekülerizm bunlar batı kaynaklı kavramlardır.
Bu konuda, bu yazıyı yazdığım ana kadar CHP içinden bir tepki gelmedi. İnşallah yanılıyorumdur.
Ama beni yanıltmayacaklarından eminim. Zira laiklik tehlikede değildir demişti, Kılıçdaroğlu.
    


1 Şubat 2016 Pazartesi

CHP ESKİ MİLLETVEKİLLERİNİN BİLDİRİSİ….


Atatürk posterini bir Milletvekilinin meclisteki odasının duvarından indirmesi,  bu kadar basit bir krizi bile yönetemeyen Kılıçdaroğlu sayesinde ülkenin yaşadığı onca felaketin önüne geçti.
Bir kısım megaloman, ruh hallerine uygun bir şekilde “Ne olmuş benim evimde ve çalışma odamda Atatürk resmi yok, ne var bunda dedi.
Bir başka grup bu olayı, daha doğrusu Atatürk’ü itibarsızlaştırıp, Cumhuriyetten rövanş almak için, CHP içindeki bu tartışmayı “tatava” olarak nitelendirdi.
Atatürk resmi bunlar  için bir anlam ifade etmeyebilir, ama gerçek CHP’liler ve Cumhuriyetle sorunu olmayan tüm yurttaşlarımız için onun bir anlamı vardır.
Bu olayın faili ortaya çıkartılıncaya kadar biz bu işin peşini bırakmayacağız. İndirilen resim ne Şeyh Sait’in resmidir, ne de seyit Rıza’nın, devletin kurucusunun resmidir.
Kılıçdaroğlu, bu basit olayı çözme yeteneğine sahip olsaydı, bugünlerde Tayyip Erdoğan’ın yanlış dış politikası nedeniyle Ortadoğu’da nasıl emperyalist oyunun bir parçası haline geldiğimiz tartışıyor olacaktık.
Güneydoğu’da açılım kepazeliği sırasında şehirlere yapılan silah yığınağını ve bunun neden olduğu şehitleri tartışıyor olacaktık.
Kılıçdaroğlu sayesinde AKP’nin istediği oluyor ve gündemden bu konular çıkıyor. 
CHP  Milletvekili olarak parlamentoda  görev yapmış bazı milletvekilleri “İndirilen Atatürk Resmi “ ile ilgili olarak bir bildiri yayınladılar.
“ Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve CHP nin kurucu başkanıdır.
CHP, Milli Mücadeleyi yürüten   anti-emperyalist  Kuvayı Milliye  örgütü,Anadolu ve  Rumeli  Müdafai  Hukuk  Cemiyetinin devamıdır. Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan sonra,  bağımsız,laik ve çağdaş bir toplum yaratılması için verilen savaşta,aydınlanma devrimlerinin uygulanmasında CHP öncü görevler üstlenmiştir. Bu  büyük toplumsal dönüşüm süreci  CHP nin en onurlu dönemidir.
Bir milletvekili Meclisteki odasından Atatürk’ün resmini indiriyorsa,o kişi CHP li olamaz.O kişi aslında aydınlanma devrimlerine karşı çıkıyor demektir ki,CHP de yeri yoktur.
Bir süredir, bir CHP milletvekilinin odasındaki Atatürk resmini indirdiği hakkında haberler gazetelerde yer almaktadır. CHP Genel Başkanı için bu olayı açıklığa kavuşturmak on dakikalık bir iştir.  Ne yazık ki, bu konu  adeta bilinçli olarak uzatılmakta, zamana yayılıp unutturulmak istenmektedir. Şimdi de, konuyu incelemek üzere bir komisyon kurulduğu haberi basında yer almıştır.
Halk arasında “bir konuyu örtmek istersen komisyona havale et” diye bilinen bir söylem vardır.
Biz eski CHP milletvekilleri olarak bu konuyu  unutturmayacağız. Bu konuyu titizlikle izleyeceğiz.
Sayın Genel Başkan, konu artık sizin sorumluluğunuz altına girmiştir.En kısa sürede bu konunun açıklığa kavuşturulacağına inanıyoruz ve açıklığa kavuşturulmasını istiyoruz .Bu konuda tarihi sorumluluk altına olduğunuzu içtenlikle    belirtmek isteriz.”
Mustafa Kemal Palaoğlu (TBMM Eski Başkan Vekili)Orhan Birgit (CHP Mlv.Turizm Bakanı),  Alev Coşkun (CHP İzmir Mlv.Turizm Bakanı),Metin Tüzün (İstanbul Mv.CHP Grup Başkan Vekili),Kemal Anadol (İzmir Mv.CHP Grup Başkan Vekili),Onur Öymen (CHP Genel Bşk.Yrd.),Algan Hacaloğlu (CHP Genel Sek.Yrd.) Necla Arat (CHP İstanbul Mv.),Nur Serter (CHP İstanbul Mv.)Dr.Canan Arıtman (CHP İzmir Mv.),Sami Kumbasar (CHP Rize Mv.),Dogan Öztunç (CHP İstanbul Mv),Vahit Çalın (CHP İstanbul Mv.),Ali  Haydar Erdoğan (CHP İstanbul Mv.),Engin Ünsal (CHP İstanbul Mv.),Şahin Mengü (CHP Manisa Mv.)Neccar Türkcan (CHP İzmir Mv.),Zeki Eroğlu (CHP İstanbul Mv.),Mehmet Boztaş (CHP Aydın Mv.),Ufuk Özkan (CHP Manisa Mv.)., Yıldıray Sapan (Antalya Mv)


29 Ocak 2016 Cuma

KRİZ YÖNETİMİ


Kriz durumu ani ve beklenmeyen bir durumdur. Krizi yöneten kişi gerçekleri ve insanların algılarını aynı anda görebilmeli ve olayı bütün çıplaklığı ile gözler önüne serebilmelidir.
Yani kriz yönetimi için en önemli husus, krizi yöneten kişinin   açık, şeffaf  ve güvenilir olmasıdır.
Liderler kriz yönetme yeteneğine sahip olanlardır, bu yeteneği olmayanlar sıradan Genel Başkandırlar.
CHP’de yaşanan poster krizini kimin yönetmesi gerekir?
Elbette Kılıçdaroğlu’nun.
Kılıçdaroğlu önce açık  bir kişi değildir.
ABD Büyükelçisi ile bir otelin mutfak kapısından girerek görüşmüş, bu görüşmede yanında hiçbir parti yöneticisi olmadığı gibi, tercüman bile ABD Büyükelçiliğinin  tercümanıdır.
Bu konuda Kılıçdaroğlu kamuoyuna açıklama yapmadığı gibi, tutanak tutup tutmadığı bile belli değildir.
Ne konuşulduğunu, ABD’ye ne gibi bir taahhütte bulunulduğunu kimse bilmemektedir.
Yani Kılıçdaroğlu bu konuda açık değildir.
Sadece bu olayda mı?
Hayır, Ekmelettin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında da açık davranmadı.
Bugüne kadar Ekmelettin İhsanoğlu’nu kendisine kim dayattı, açıklamadı.
Acaba Büyükelçiyle yaptığı o görüşmede mi, Ekmelettin İhsanoğlu kendisine telkin edildi?
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen, Yönetmelik hükmüyle, tüzüğün etrafından dolanılarak aday tespiti yapılamayacağı, yolundaki yazıyı, partinin yetkili organlarından sakladı.
Partiyi büyük riske attı.
Krizi yönetecek insanın açık olması kadar güvenilir de olması gerekir.
Yerel seçimlerden önce, parti içi eğitimden geçmeyenlerin aday gösterilmeyeceğini ilan etti.
Buna uydumu? Ne gezer.
Türban olayında, “bunu ben çözerim” dedi, “biz sadece üniversiteye gidemeyen kızların bu sorununu çözeceğiz, bu sadece yüksek tahsille ilgili dedi”, türban ilk okullara kadar girdi.
Türbanla Meclis Genel Kuruluna girildiğinde “hayatımın en mutlu gecesini yaşadım” dedi.
Bütün bunlar olurken, “Laiklik tehlikededir diyemem” dedi.
Hükümetin ülkeyi bölünmeye götüren açılım politikasına, içeriğini bilmediği halde, bölücülere sempatik görünmek için, nabza göre şerbet verip, “Açılıma kredi veriyorum” dedi.
Şimdi de kalkıp hükümet bu konuda şeffaf davranmadı diyor.
Yargıda cemaat yapılanması yoktur dedi.
Yurt dışına kaçan kaçana.
Atatürk’ün resminin indirilmesi skandalında, olayın üstünü örtmeye çalışmak yerine, en fazla iki üç kişinin önünde yaşanan bir olayı, başkalarına anlatan milletvekilini çağırıp, olayın failini sorup, gerçeği öğrenip, gereğini yapabilirdi.
Yapmadı.
Yapmadığı gibi, resmi indiren  kişiyi ise ödüllendirdi, MYK’ya aldı.
Olayı kamuoyuna taşıyanın, ismi açıklamaması  karşılığında Parti Meclisi’ne girmesi için örtülü destek verdi.
Bu davranışları sayesinde Kılıçdaroğlu güvenilirliliğini yitirdi.
CHP tarihinde “Ortanın Solu” hareketinden sonra CHP’den ayrılıp parti kuranların kişiliklerine, toplumda  güven duyulmadığı için kurdukları partinin adını “Güven Partisi” koyarak bu sorunu aşmaya çalışmışlardı.
Ama bu isim de onlara toplumda güven sağlamadı, parti  tarihe karıştı.
Kılıçdaroğlu, önceleri halka sunduğu vaatlerine inandırıcılık sağlamak için, “Benim Adım Kemal, ben yaparım” diyordu. Halkta inanıyordu.
Ama kendisi bile, toplum indinde  inandırıcılığının kalmadığının farkındaki, artık “Benim adım Kemal, ben yaparım” demiyor, diyemiyor.
Güvenilir ve açık olmadığı için parti içindeki basit bir  krizi bile  yönetemiyor.



25 Ocak 2016 Pazartesi

ECEVİT’İ ANLAYABİLMEK


1960 lı yılların ortalarında da aynen bugün olduğu gibi, CHP’nin değişmesi istenirdi.
Bugün değişilirse, AKP’den ve sağdan oy alınacağı, o günlerde de AP’den ve küskünlerden oy alınacağı söyleniyordu.
Hani birileri hep Ecevit, Ecevit diyor ya Ecevit’i iyi tanımaları ve bugün içine düştükleri yanlışı birde onun ağzından anlatalım dedik, hani biz anlattık anlamadınız, belki ondan dinlerseniz anlarsınız.
Tarih 29 Nisan 1967 Ecevit Karadeniz Ereğlisi’nde konuşuyor.
“CHP, hem Adalet Partisi’ne oy verenlerden hem de Cumhuriyet Halk Partisi’ne veya demokrasiye küsenlerden oy almaya çalışsın diye düşünenler olabilir. Fakat bu düşünceye uygun, tutarlı ve başarılı politika izlenemez. Çünkü AP’ye giden oylardan çelmek için izlenecek tutum ile küsen oyları kazanmak için izlenecek tutum, bir birinden yüz seksen derece ayrıdır. Birincisi için izlenecek tutum, tavizci olacaktır. Atatürkçülükten taviz verilecektir. Devrimcilikten, laiklikten taviz verecektir. 27 Mayıs’ı kötüleyecektir. Halkı kurtarmaya değil, halkı aldatmaya çalışacaktır Birincisi için (Yani AP’den oy çelmek) izlenecek tutum, CHP’yi CHP olmaktan çıkartır. Ama ikincisi için, küsen oylardan bir kısmını alabilmek için izlenecek tutum, açık sözlülüğe, dürüstlüğe dayanan bir tutum olacaktır. Devrimci, Reformcu olacaktır. 27 Mayısçı olacaktır. Halkçı olacaktır, laik olacaktır. Kısacası biri ortanın iyiden iyiye sağında, öbürü de ortanın solunda olacaktır. CHP’nin geleneğine, tarihi ödevine, program ve kimliğine uygun tutum, şüphesiz ikincisidir.” (Kemal Anadol, Filmi Geriye Sarınca, Sayfa 134. Doğan Kitap)
Ecevit ikinci yolu seçerek, tutarlı ve dik duruşundan sonra 73 ve 77 seçimlerinde  CHP Türkiye de birinci Parti olmuştu. 73 de AKP’nin 2002 de, 1977 de de 2007 de aldığı oyun aynısını aldı. O zamanki seçim sistemi, bugünkünden farklı olarak  temsilde adaleti ön plana çıkarttığı için CHP tek başına iktidar olamamıştı. Ama iki seçim üst üste birinci parti olmuştu.
1974 de de bugün Rumlara peşkeş çekilen, Kılıçdaroğlu’nun ağzına almadığı Kıbrıs’a barış harekatı gerçekleştirerek, hem Kıbrıs’a ve hem de Yunanistan’a demokrasi getirilmişti.
Bu konuşmayı CHP’nin şimdiki yöneticilerine, laiklikten taviz verilerek, ikinci Cumhuriyetçilere, yobazlara, parti içindeki Truva atlarına inanılarak bir yere gelinmeyeceğini anlamaları için yazdım.
Atatürkçülükten, laiklikten, Halkçılıktan, Devrimcilikten, reformculuktan taviz vermeyeceksin, açık sözlü ve dürüst olacaksın.
Atatürk’ün resmini indireni ödüllendirmeyeceksin.

Sana alkış tutanın, “Bravo capitano” diyenin kim olduğuna bakacaksın, dönekse, numaralı Cumhuriyetçiyse, CHP’nin içindeki bölücülerin Truva atları ise, bunlara inanmayacaksın.
Bunlar Türkiye’yi başka noktalara çekmek isterler ve karşılarında daima Cumhuriyet Halk Partisini görürler. Cumhuriyet Halk Partisi onlar için hedeftir. Türkiye’yi değiştirmenin ilk aşaması Cumhuriyet Halk Partisini değiştirmektir. Türkiye’yi çığırından çıkarmanın yolu da Cumhuriyet Halk Partisini engel olmaktan çıkartmaktır. O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’ni savunmak aslında Türkiye’yi savunmaktır.