17 Aralık 2014 Çarşamba

MEMLEKETİMDEN SİYASETÇİ MANZARALARI


Toprağı bol olsun Aziz Nesin erken ölmüş, bugünleri görebilseydi, bu siyasetçi tipleriyle ilgili tüm hayatı boyunca yazdıklarından daha çoğunu yazardı.
Beyefendi sanki 12 on iki yıldır bu ülkeyi tek başına yönetmiyor da, ülkede bir iktidar değişikliği olmuş,iktidarı yeni devir almış siyasetçi gibi, geçmiş iktidarı eleştirircesine “Soruları çalarak kurumlara sızmışlar” buyurmuş.
Beyefendi zatıaliniz  o dönem de bu ülkede Hükümetin başı değil miydiniz?
Eğer hükümetin başı idiyseniz, ki öyle idiniz, o zaman  birileri sizi işletmiş olmuyor mu? Siz kendinizi hükümetin başı zannederken, güreş tabiriyle birileri sizi tuşlamış olmuyorlar mı?
Tayyip Bey, aklımızla lütfen alay etmeyin, siz değil miydiniz, Fettulah Gülen’e yönelik, “ Ne istediler de vermedik” diyen.
Her istediklerini verdiğiniz gün gibi aşikar, zira bir dönem Genel Başkan Yardımcınız olan Dengir Mir Mehmet Fırat bey “Cemaat’i, Emniyet’e, Asker’e ve MİT’e karşı biz yerleştirdik” diyor
Neymiş o zaman, Cemaat mensupları soru çalarak  kurumlara sızmamışlar, siz bilerek ve isteyerek o tarihlerde ortağınız oldukları için, kurumlara girmişler.
Sayın Demirel’in muhteşem esprisi  ile “Bir yere girebilmek için birisinin de açması gerekir”.
Sizler açmışsınız onlarda girmiş.
Hiç ağlanacak, dertlenecek bir durum söz konusu değil.
 Hatta sayenizde sadece Kurumlara girmemişler, Belediyelerinizden binalar da tahsisi ettirmişsiniz ki, aranız açılınca Belediye Başkanlarından Cemaate verilen binaların geri alınması talimatını vermişsiniz.
Demek ki, aranız açılıncaya kadar beraber yürümüşsünüz o yollarda, beraberce nemalanmışsınız o siyasi bereket yağmurunda..
Acaba eski Bakanınız İdris Naim Şahin’in varlığını iddia ettiği, Partiniz yöneticileri hakkında düzenlenmiş kırmızı dosyaların hazırlanmasında, eski dostunuz, şimdiki düşmanınızın yardımları, katkıları olmuş olmasın?
Basını sustururken, şimdi suçladığınız Cemaatin “kurumlara sızmış” yandaşlarının desteği olmadı mı?
Ha siz böylesiniz de muhalefet daha mı farklı, onlarda sizler gibi evlere şenlik.
 “Yolsuzluğu ayyuka çıkmış bir hükümet hiçbir şey olmamış gibi bir yıldır iktidarda” diye buyurmuş.
Yerden göğe kadar haklı, yolsuzluğa batmış bir iktidarın bir yıldır hiçbir şey olmamış gibi iktidar da kalması, olsa olsa benim kabiliyetsizliğimdendir.
“Ülke sür’atle diktaya gidiyor” buyurmuş.
Beyefendi demokrasilerde bununla mücadele etmek öncelikle meclisteki muhalefetin görevidir.
17 Aralık yolsuzlukları ile ilgili duyurularınıza bilbordlar da yer verilmiyorsa, Anıtkabire, Tandoğan’a yüz binleri toplamak bu kadar zor mudur?
Kanlı terör örgütünün başı “Size 5 ay süre, sabrımın son sınırındayım” deyince, bir tepki verdiniz de biz mi duymadık?
Muhalefet asıl böyle tehlikeli günlerde ülke için lazımdır, hatta elzemdir.Aksi halde bir demokrasi için en tehlikeli durum olan muhalefet boşluğu doğar.
Ama diktaya giden yolda atılan bir takım adımlara, mütedeyyinler ne der, bir takım adımlara da bölücüler bize oy vermez diye sessiz kalınırsa, ülke gerçekten diktaya  kayar.
 Dünün eski yol arkadaşları bugün kanlı bıçaklı olunca, sırf bir şeyler söylemiş olmak  için, Ergenekon, Balyoz gibi davaların yönlendiricisi, günahsız insanları zindanlara attırmanın şampiyonu savcı için “O yalan söylemez” diyerek, kendi Milletvekillerinize, bu ülkenin aydınlarına, komutanlarına karşı kumpas kurulmadığını, bu insanların “haklı olarak mı?” zindanlarda ömür tükettiklerini söylüyorsunuz.
Hem de bunu Silivri Mahkemelerinde sahneye konan bunca hukuk ayıbının ortalara saçıldığı bir dönemde söylüyorsunuz.
Bunu düşünmeden mi söylediniz? Yoksa gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?
Bunu düşünerek söylediğinize inanmıyorum. Düşünmeden söylendiğini kabul ediyorum.
Kısacası iktidarı ile muhalefeti ile ülkemin siyasetçi manzaraları bunlar, sonumuz inşallah hayırlı olur.





14 Aralık 2014 Pazar

NE YAMAN ÇELİŞKİ


Aslında bu okuduğunuz yazı yerine, Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet döneminde insanlara gösterebileceğiniz ne yapıldı ya cevap niteliğinde bir şeyler yazayım diye düşünüyordum, ama Pazar sabahı baktık ki günlerdir yapılacağı söylenen Cemaate karşı operasyon başlamış.
Ama Tayyip Bey’in söylediklerine birkaç kelimeyle de olsa cevap vermezsek, sonra “O” her söylediğinin doğru olduğunu zanneder diye, bir iki şey söylemek ihtiyacını duydum.
Bak Tayyip Bey, Cumhuriyet döneminde bu ülkeye nelerin kazandırıldığını, kaç kilometre demiryolunun yabancılardan parası verilerek satın alındığını, on iki ay açık yol bulunmayan dönemde bu ülkede karayolları yapıldığını, sata sata bitiremediğin o değerlerin tamamının Cumhuriyet yönetimlerinin eserleri olduğunu, Osmanlı borçlarının son meteliğine kadar ödendiğini, biz anlattık ama sen anlamak, görmek istemiyorsun.
Bir eser bırakmayı sadece estetikten yoksun bina yapmak zannediyorsun, onun için sana sadece Ankara’da yapılanları kısaca özetleyeceğim.
Öncelikle Anıtkabir, tabii bunu duymaktan çok hoşlanmayacaksın, zira orada bir türlü milletin gönlünden silemediğin Atatürk yatıyor.
Dünyanın en güzel parlamento binalarından biri olan TBMM var. Hani o senin ve yandaşlarının faşist, diktatör olmakla suçladıklarınız var ya, daha 1938 yılında Prof. Clemento Holzmeister’in projesini seçtiler o projede daha Türkiye’de kimsenin aklından bile geçmediği tek parti döneminde Senato salonu ve siyasi partiler grup salonları  var.
Bakanlıklar var, Ulustaki İş bankası, Ziraat bankası, Osmanlı bankası binaları var.
Opera binası var, Şimdilerde Resim Heykel müzesi olarak kullanılan bina var.
Ankara Gar’ı, Hukuk ve Ziraat Fakülteleri var.
Bir gün o binaları bir dolaş estetik neymiş, abidevi eser nasıl olurmuş bir gör.
Sadece bir küçük Anadolu kasabasından yaratılan Ankara başlı başına bir eserdir. Tabii anlayabilenler için.
Tabii bütün Türkiye’de Cumhuriyetin öyle muhteşem eserleri var ki, yaza yaza bitiremezsin.
Bugün konumuz bunlar değil, eski dostunuz, şimdi büyük düşmanınız Fettullah Gülen Cemaatine karşı başlattığınız operasyon.
Daha düne kadar bugün içeri aldırdığınız Cemaat mensubu polislerin düzmece belgeler düzenleyerek hayatlarını kararttığı insanlara karşı yürütülen operasyonlar sonrasında açılan davaların savcısı siz değil miydiniz?
Fettullah Gülen’e yönelik “ Ne istedin de yapmadık, vermedik”, “ Bu hasret ne zaman bitecek” diyen siz değil miydiniz?
F tipi polislerin yönlendirdiği F tipi savcıların sabaha karşı insanların evlerinde arama yaptırıp, göz altına aldırdıkları günlerde, bu insanları suçlu, darbeci  ilan eden sizler değil miydiniz?
Yıllarca bu insanlar zindanlarda çürürken, ellerini ovuşturarak seyredenler, dünün dostları, bugünün kanlı bıçaklı düşmanları olanlar sizler değil miydiniz?
Adalet, hukuk şimdi mi aklınıza geldi?
Hukuk ve adalet bir gün hepimize lazım olabilir diye hiç düşünmediniz mi?
Beyler ne zaman ve nasıl demokrat olunur biliyor musunuz?
En can düşmanınıza bile hukuksuzluk adaletsizlik yapıldığı zaman isyan edebiliyorsanız, demokratsınızdır.
Haksızlık, hukuksuzluk düşmanınıza yapılırken isyan ediyorsanız, aydın ve demokratsınız demektir.
Yıllar önce Ankara’da ART Tv binasını yine bugünkü gibi polis basmış arama yapıyordu. Milletvekili olarak oraya gittim ve kapı önünde dizilmiş çekim yapmaya gelen TV kameralarına “Bugün bu olayı tepkisiz çekerseniz, yarın sizin kurumlarınıza aynı işlem yapılırken çekecek kamera da bulunmayacak demiştim”
Basının geldiği son nokta bu.
Pazar sabahı Cemaatin yayın organlarına karşı yapılan yayını merkez medya sessizce seyrederken, yandaş medyadan çıt yok. En azından, ben bu yazımı kaleme alıncaya kadar.
Yaşayarak öğreniyoruz, yansız ve tarafsız yargının önemini.
Yargının oncusu buncusu olmaz.
Yargı insanların, korkmadan, güvenerek  sığınabileceği en son liman olmalıdır.
Bu inanç yıkıldığı zaman devlet yıkılır. Bunun için “Adalet mülkün (yani devletin) temelidir” demişler.




  

10 Aralık 2014 Çarşamba

TASFİYE HALİNDE TÜRKİYE CUMHURİYETİ


AKP iktidarı ve daha doğru bir söylemle Tayyip Erdoğan tarafından Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti adım adım tasfiye ediliyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli vasfı, ülkesiyle milletiyle bölünmez bir bütün ve laik olmasıdır.
Önce ülkesiyle milletiyle bölünmez bir bütün olma özelliği ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.
Bu açılım süreci diye başladı, ümmet mantığından gelen AKP’nin buna bir itirazı olamazdı.
Önceleri inkar ettikleri terör örgütüyle gizlice görüştükleri ortaya çıkınca artık bunu fütursuzca yapmaya başladılar.
İmralı mahkumu terör örgütü silah bırakmadan masanın öbür tarafına, muzaffer bir ülkenin temsilcisi edasıyla oturdu.
Devleti kuran, Cumhuriyeti kuran CHP’de, etnik bölücüler, İslamcılar ve cemaatçilerle istenildiği şekilde dizayn edildikten sonra işler daha da kolaylaştı.
 Ana muhalefet partisi bu federatif sistem “Mecliste görüşülsün” noktasına getirildi.
Bunun nedeni de, etnik bölücülerin egemen olduğu bölgelerdeki insanlara sempatik görünüp oradan oy alınabileceği düşüncesi oldu.
Meydanı CHP sayesinde boş bulan AKP iktidarı ve onun fiili başı Tayyip Erdoğan, Atatürk’e ve onun söylemlerine karşı çıkmayı bir marifet saydı.
Örneğin 5. Din şurasında, Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” öz deyişini eleştirmek için, Kuran-ı Kerim’de inanlar “Akletmez misiniz” şeklinde sürekli uyarılmışken, bu dinin mensubu olanların vahiyi bir kenara koyarak, akıl ve bilimi tek çıkış yolu gibi gösterilmelerinin manidar bulduğunu söyleyebilmektedir.
Tayyip Erdoğan aynı konuşmasında laikliği, kilise ile devlet, kilise ile bilim arasındaki tartışmanın taklidi, Atatürk’ü put olarak nitelemesi, harf devrimine saldırması, Cumhuriyet duyduğu kin ve nefretin dışa vurumudur.
Davutolu’nun da Cumhuriyete bakışı Tayyip Erdoğan’dan farklı değildir.
Nitekim AKP Genel Başkanı seçildikten sonra yaptığı konuşmada “Büyük bir yeni kültürel uyanışın arifesindeyiz, Bu yeni kültürel uyanış, insanlığın temel değerler itibariyle varoluşsal ve epistomolojik problemlerle karşı karşıya kaldığı bir dönemde bütün insanlığa evrensel bir medeniyet çağrısı yapacak bir uyanıştır” şeklinde açıklama da bulunarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiye sürecine girdiğini ilan ediyordu. 
AKP ve Tayyip Erdoğan bilindiği için bunlar çok şaşırtıcı değil. Ama CHP’nin takındığı tavır hakikaten çok şaşırtıcı.
Burada asıl eleştirilmesi gereken Kılıçdaroğlu ve onun partiye devşirdikleri değil.
Onlar ülkenin üniter yapısından vaz geçirilebilmek, ılımlı İslam’ın  yaşama geçirilmesi için getirilmiş kadrolar.
Nitekim, mütedeyyinlerden oy alabiliriz düşüncesiyle, Atatürk’e ve laikliğe yapılan her saldırı sessizce geçiştiriliyor.
Ama CHP içinde asıl eleştirilmesi gerekenler, ülke bölünürken, laik Cumhuriyet tasfiye edilirken, bir daha milletvekili olabilmek için ses çıkarmayan eski ve yeni  milletvekilleri ile, dedelerine “katil, katliamcı” denirken bile bir milletvekilliği uğruna ses çıkartmayanlardır.
Bir dönem en keskin konuşmalar yapıp, “sizinle cumhuriyete bakışımız çok farlı derken” milletvekilliği önerisi üzerine kuzuların sessizliğini oynayan meslek kuruluşu başkanları, dürüstlüğü, namusu kimseye bırakmayan aslan yürekli(!) gazeteciler, bu Cumhuriyet tasfiye olurken takındığınız tavır nedeniyle TARİH SİZLERİ AFFETMEYECEK.
Aldıkları milletvekilliği önerisiyle “kuzuların sessizliğine” bürünen değerleri kendilerinden menkul zevat, sizler Kılıçdaroğlu tarafından  milletvekili yapılabilirsiniz, ama inanın hiçbir  kıymeti harbiniz olmayacak, sizler etnik bölücülerin, laiklik karşıtlarının, cemaatçilerin kenar süsü olacaksınız, CHP tabanına anlatamayacakları o kişileri gözden uzak tutmak için sizleri kullanacaklar.
Eğer CHP’de, etnik bölücüler, Atatürk’e katliamcı, katil demek cesaretini gösterebilenler, laiklik karşıtları, cemaatçiler  yetkili koltuklar da oturabiliyorlarsa, bu bir milletvekilliği uğruna susanlar sayesindedir.
Bu parti köklerinden koparılmış, Atatürk’ün partisi  olmaktan çıkmış, onun kurduğu Cumhuriyette tasfiye haline gelmiştir.








7 Aralık 2014 Pazar

UTANILACAK OLAYLAR

Geçtiğimiz günlerde Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş’ın “CHP Neden İktidar Olamaz” isimli kitabını okudum.
Siyasetle uğraşan herkesin okuması gereken bir kitap. Muhteşem bir arşiv çalışması.
Türkiye Cumhuriyetini her fırsatta, katliam yapmakla suçlayan emperyalizmin yurt içindeki uşakları, efendileri kızmasın diye tetikçisi oldukları Batı’nın tescilli katliamları için sessiz kalırlar Özellikle onlar  bu kitabı okusunlar, efendilerinin vahşetinden belki yüzleri kızarır.
Sözünü ettiğim kitabın 305 ve diğer  Sayfalarında günümüzü çok ilgilendiren bilgiler var.
Demokrasi havarisi Fransa’dan örneklerle başlamakta fayda var .
Bir İngiliz Gazeteci  Fransa Cumhurbaşkanı General Charles de Gaulle, “Siz Cezyir’de bir milyon insanı katlettiniz! Bundan rahatsızlık duymadınız mı?” diye sorar.
De Gaulle şöyle cevaplar :Sözünüzü düzeltiyorum. Biz Cezayir’de 1 milyon değil 850 bin kişi öldürdük. Fransa’nın güvenliği için bu gerekliydi”. Diye cevaplamış.
Tabii bu lafın savunulacak bir tarafı yok, ayrıca kötü örnek örnek de olmaz ama, bizim uşaklar Cezayir’de öldürülen Müslüman kardeşlerimiz için bugüne kadar tek kelime sarf etmişler midir?
Fransa’nın bu vahşetten ötürü özür dilemesini talep etmişler midir?
Ben duymadım, etmişlerse kendilerinden özür dilerim.
Sayın Vural Savaş kitabında bir başka kitaba, önceki Başbakanlık Müsteşarlarından Yaşar Yazıcıoğlu’nun  “Bitmeyen Hesap” kitabına da atıf yaparak oradan da aşağıda verdiğim örnekleri işaret etmiş.
2006 yılında Cezayir’i ziyaret eden Nicholas Sarkozy’den, Cezayir’de  yaptıkları soykırımdan dolayı özür dilemesi istenince “Babaların hatalarından dolayı, oğullardan özür dilemesi istenemez” demiştir.
“19. yüz yılda Erivan’ın %65’i Türk idi. Türk-İslam Kültür yapıtları ile dolu idi. Şimdi ise; bir tek Türk kalmadığı gibi, hiçbir cami, hiçbir mezarda kalmamıştır” (Justin McCarty, Ölüm ve Sürgün s 1-3)
“1963-1964 sürecinde..103 Türk köyü EOKA’cılar tarafından tamamen yakıldı. 25 bin Türk evlerini terk etmek zorunda kaldı… Londra da Lord Wills yaptığı tarihi bir konuşmada “Kıbrıs’ta olan bitenin soykırım olduğunu ve Rumların  Türkleri soykırıma tabii tuttuğunu söyledi” (Sefa M. Yürekel. Soykırımlar tarihi s.71)
Sayın Vural Savaş’ın kitabında Rahmetli Toktamış Ateş’in Cumhuriyet Gazetesi’nin  25  Nisan 2005 tarihli nüshasında yazdığı “…ABD, İkinci Dünya savaşına girdikten sonra, 120 bin Japon'u dört yıl süre ile kamplarda tutmuş, yani ‘tehçir’ etmiş. Kendi vatandaşı olan bu Japonlar, ABD’’ne karşı isyan etmemiş, sabotaj yapmamış ve casuslukla suçlanmamışlardı. Bu insanların çoğu açlık, hastalık ve ağır yaşama koşulları altında yok olmuşlardır.”   Yazısına atıfta bulunmuş.
Bunları bir şeyi savunmak için vermedim.
Ama ülkenin güvenliği gereği girişilen olaylarda acılar yaşanmış olabilir, tarihten husumet çıkarmadan tarihten ders alarak çıkmak gerekmektedir.
6-7 Eylül olaylarını, Kahraman Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını  hiç ağzına almayacaksın ama sırf Cumhuriyeti kuranlara duyduğun kin ve nefret duygusundan ötürü “Dersimi” kaşıyacaksın.
6-7 Eylül Lozan antlaşmasıyla bu ülkenin eşit vatandaşları olarak kabul edilmiş Hıristiyan azınlığa karşı yapıldı.
Kahraman Maraş, Çorum ve Sivas katliamları Cumhuriyetin en sadık savunucuları Alevilere karşı yapıldı.
“Dersim” de yaşananlardan çok sonra yaşanmış bu olaylar hakkında tek kelime etmeyenler, sırf ülkenin iç huzurunu bozmak, bölücülere yeni imkânlar sağlamak için 74 yıl evvel yaşanmış  bu acı olayı kaşımakta fayda umuyorlar.
Siyasetçiler bıraksın bu tarihten husumet çıkartmayı, onun kimseye bir faydası yok.
Tarihi tarihçiler incelesin, siyasetçilerde  bu incelenmenin sonucunda sadece tarihten ders çıkartsınlar, aynı olayları bir daha yaşanmamak üzere tarihe gömelim.
Tabii emperyalizmin yurt içindeki uşakları, paralı askerleri buna  izin verirlerse.

3 Aralık 2014 Çarşamba

İMRALI MAHKUMU BUYURUYOR


Ülke, AKP iktidarı sayesinde PKK karşısında, Birinci Dünya savaşı sonrası, galip devletlerin mağluplara diz çöktürerek imzalattığı barış anlaşmalarına benzer bir durumla karşı karşıyayız.
Abdullah Öcalan’ın Türkiye Cumhuriyetine dayattığı, ulus devletin ortadan kaldırılması ve federatif bir yapıya geçilmesidir.
Bu ilk etaptır, asıl varılmak istenen  bağımsız Kürdistan’ın kurulmasıdır.
Bu hedefe varmak için önce toplumun değişik katmanlarında Kürt sorunu tartıştırılmaya başlandı.
Dikkat edilirse burada sorun bir demokrasi eksikliği sorunu olarak  değil, bir etnisite sorunu olarak tartıştırılmaya başlandı.
Bu yeni bir proje değildir. Nitekim Soli Özel Haber Türk Gazetesi’nde 27 Temmuz 2012 tarihinde köşesinde yazdığı “Komplo tarihe karşı” başlıklı yazısında “Gazeteci Güneri Civalıoğlu’nun 1990-91 deki körfez krizi ve savaşı sırasında yazdığı, daha sonraları da defalarca anımsattığı bir hikaye yeniden ortada. O dönemde bir Amerikalı Albay, Civalıoğlu’na niyetlerinin Kürdistan’ı kurmak olduğunu söylemiş daha sonra bu mesaj bir yarbay tarafından da başka bir ortamda tekrarlanmıştı” diyerek  olayın eski bir Amerikan projesi olduğunu ortaya koymuştur.
Bugün terör örgütü aracılığı ile Türkiye’ye dayatılan Sevr’de yapılmak istenip de başarılamayan çok dilli ve çok etnisiteli bir devlet modelidir.
Irak’ın işgaliyle başlayan Kürdistan’ı kurma operasyonu, Suriye’de çıkartılan iç çatışmayla Suriye’nin kuzeyinde yine özerk bir Kürt bölgesi yaratmakla ikinci etabına erişmek üzeredir.
Kurulması düşünülen, Kürdistan’ın en önemli ayağı ise Türkiye’nin o bölgesinde önce bir özerk bölge tesis edip, aynen Sevr antlaşmasında olduğu gibi, bunun oluşmasından kısa bir süre sonra da yapılacak bir plepistle bağımsızlık ilanıdır.
İşte ABD ve Batı’nın  Abdullah Öcalan vasıtasıyla Türkiye’ye dayattığı budur.
Bunun gerçekleşmesi için Türkiye üzerine oynan oyunların ilk ayağı, Türk Devleti’ni ve Türk Ulusunu itibarsızlaştırmaktır.
Yıllardır, Türkiye üstüne oynanan oyunların temelinde bu vardır. Örneğin son zamanlarda, “Dersimde” devletin katliam yaptığı söylemleri bunun içindir.
Bu yöntemle Alevilerin aşırı İslam’a karşı oluşları, laik yapıları kullanılarak ve yönlendirmelerle konuyu Kürt sorununa kaydırmaktır.
Bunda da bir miktar başarılı da oldular.
Batı aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni “Atatürk’ün paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün” olarak niteler.
Sorunun temelinde yatanın bu ulus devleti yıkmak olduğu açıktır.
Bu ulus devlet yıkılsın ki, etnisiteye dayalı küçük küçük özerk yapılar ortaya çıksın.
Bakın bugün Güney Doğu Anadolu’da gerçekleştirilen, “öz savunma  gücü” diye nitelen terör örgütü örgütlenmesi, 2009 tarihinde Abdullah Öcalan’ın 156  sayfalık yol haritasında “Öz savunma ilkesinde” sözü edilen oluşumdur.
Bugünde ağzını her açan bir demokratik anayasadan söz etmektedir.
Nedir bu istenen demokratik Anayasa, çok dilli, çok etnisiteli bir federatif yapıdır.
Buna bilerek veya bilmeyerek “Yerel Yönetimler Özerklik Şartına” Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldıralım diyenler de çanak tutmaktadırlar.
Dünya da ulus devletten federasyona dönmüş bir devlet yoktur, ama olsun varsın, bu diz çöktürerek Türkiye Cumhuriyeti’ne dayatılacaktır.
Bu noktaya gelmenin en büyük sorumlusu elbette 12 yıldır iktidar olan ve hem de tek başına iktidar olan AKP’dir.
Toplumun en hassas olduğu konuda, “analar ağlamasın”, “şehit cenazeleri” gelmesin diyerek,halkın duyguları törpülenip, terör örgütüyle ve hem de elinde silah varken müzakereye başlandı.
Ülkenin bu iç sorunu, üçüncü bir devletim gözetiminde yapıldı.
Kırk bin kişinin ölümünden sorumlu bir terörist başı, bu iktidar sayesinde zafer kazanmış bir devletin  “başkanı” statüsü kazandı.
Durum böyle olunca da İmralı Mahkumu ABD ve Batının istediklerini kendi talebiymiş gibi Türkiye Cumhuriyetine buyuruyorlar.

.




30 Kasım 2014 Pazar

SULTAN ERDOĞAN’IN BÜYÜK PLANI

Bu söz bana ait değil ünlü Alman Dergisi FOCUS’un 27 Kasım günü internette yayınladığı uzman görüşlerini aktardığı yazısının başlığı.Geçtiğimiz hafta Recep Tayyip Erdoğan  İslam İşbirliği Teşkilatı’na bağlı İSEDAK’ın İstanbul’daki toplantısında batıyı kast ederek yaptığı konuşma nedeniyle bu başlık atıldı.

“…..(bölgeye) Dışarıdan gelenler İslam coğrafyasının petrolünü seviyorlar, altınlarını seviyorlar, elmaslarını seviyorlar; ucuz işgücünü, çatışmalarını, kavgalarını, anlaşmazlıklarını seviyorlar. İnanın bizi sevmiyorlar. Dışarıdan gelip yüzümüze dost gibi görünenler bizim, çocuklarımızın ölüsünü seviyorlar. Buna daha ne kadar tahammül edeceğiz?.....“Aynı konuşmasında Amerika’nın keşfine ilişkin iddiası hakkında da şunları söyledi.

"….Bilimsel gerçeklere dayanan bu tezi sadece tekrar ettiğim için Batı medyası tarafından, aynı zamanda maalesef içimizdeki yabancılaşmış kompleksliler tarafından hedef yapıldım….“RTE’nin, bunlara ilaveten, son zamanlarda kadın-erkek eşitsizliği hakkında söyledikleri, de gerçekten, Batı basın-yayın organları tarafından hayret, dehşetle ve biraz da alayla yansıtıldı.Ünlü Alman dergisi FOCUS, 27 Kasım günü internette yayınladığı ve uzmanların görüşlerini aktardığı “Sultan Erdoğan’ın Büyük Planı" başlıklı yazıda şunları yazdı:„---  Erdoğan'ın Avrupaya karşı düşmanca söylemleri artık sürpriz değil. Ancak, İSEDAK toplantısında yaptığı nefret konuşması ile birkaç basamak daha yukarılara tırmandı.--- Erdoğan’ın davranışları AB ile müzakere sürecini kesin olarak durdurmayı hedefliyor. AB’ye yakınlaşmayı artık istemiyor. Zira, yeni bir projesi var: ‘Yeni Türkiye’.--- Erdoğan’ın hayaline göre, Yeni Türkiye, İslam dünyasına öncülük edecektir ve İslam’ın dünyada daha çok önem kazanmasına yardımcı olacaktır”--- Ürkütücü olan, Erdoğan’ın buna gerçekten inanıyor olmasıdır.  Oysa,  osmanlı-türk yönetim iddiası bölgede hiçbir şekilde destek bulmuyor.--- Ancak, bu stratejisi Türkiye’de iyi çalışıyor. Ülkede Avrupa’ya karşı derin bir güvensizlik var.”
Alman dergisi çarpıcı noktaları öne çıkarmış ve durumu da  güzel tahlil etmiş. RTE, içeride bıkmadan usanmadan kullandığı , “laikler-anti laikler” “biz-onlar” ayrıştırıcı dilini artık dışarıya da taşıyor. “Biz”: Müslümanlar, “onlar”: Hıristiyan Batı!RTE’nin kafasındaki plân özetle şudur: Batı toplumlarını ve Türk halkını birbirlerine karşı düşmanlaştırarak ve birbirlerinden nefret eder hale getirerek, eskiden gelen ve Cumhuriyet ile ete kemiğe bürünen Türkiye’nin çağdaşlaşma projesine noktayı koymak ve böylece de aynı zamanda, Kemalizm’i bitirerek Atatürk’ten ve Cumhuriyetten öç almaktır.İktidarının başlarında AB üyeliği yanlısı gibi görünmesinin bir aldatmaca olduğu artık duraksamaya yer vermeyecek şekilde orta çıkmış durumdadır.  Batı dünyasına karşı böyle bir nefret söylemi kullanan şahsın ülkesini o dünyanın parçası yapacağına hala inananlar varsa, onların akıl sağlıklarından kuşkulanmak gerekir.Batı’ya daha fazla tahammül edemeyeceğini zaten açıkça söylüyor.Kendisini yurt içinde eleştirenleri de  “içimizdeki yabancılaşmış kompleksliler” olarak karşısındaki Müslüman ülkelerden gelen topluluğa şikâyet ediyor.Durum bu kadar netken, AB Bakanlığı son günlerde halkı kandırırcasına  TV'lerde bir Kamu Spotu döndürüyor. "AB'nin Türkiye'nin çağdaşlaşma projesi" olduğunu iddia eden yayında konuşturulan bazı vatandaşlar "Yeni Avrupa Birliği Stratejisi"ni desteklediklerini söylüyorlar.Zamanlama, şaka gibi!RTE'nin tavır ve söylemleri ortada dururken, o "yeni strateji"nin ne olduğu bazı saflarca merak konusu oluyor.Yeni Stratejinin  ne olduğunu biz söyleyelim: Cumhuriyetle ete kemiği bürünen Atatürk’ün çağdaşlaşma projesine son noktayı koyup, bitirmek.Böylece aslında gene batıya hizmet ediyor. Zira batı bu coğrafyada ortadan kaldırılması, unutturulması gerekenin, Türk ulusu ve Kemalizm  olduğunu yıllardır söylüyor ve yapmaya çalışıyor. 

26 Kasım 2014 Çarşamba

ZAVALLILAR


Haftalardır “Dersim” konuşuyoruz. Türkiye’nin başka sorunu yok, sade bu konuşuluyor.
İktidar zaaflarını örtmek için ortaya bir laf atıyor, hep beraber bunun üstüne atlıyoruz.
Bırakın bu konuyu artık, Türkiye’nin gerçek gündemine dönün, AKP iktidarı Anayasayı ihlal ederek, bu ülkede resmen savaş ilan edilmemiş bir ülkeye karşı, ABD istiyor diye, hasma ne tavır içinde asker eğitiyor.
İşsizlik çift hanelere çıkmış,  çoluk çocuk sokakta kaçakçıya hizmet ediyor, bunlara bakın
Tabii Dersim’de konuşulsun, konuşulsun ama insaflı olununsun, gündem saptırmak İçin değil, tarihi gerçekler ortaya çıksın diye.
 Kırk bin kişinin katili ile “açılım” diye masaya oturanlara tek kelime söylemeyeceksin, yetmiş üç yıl evvel olmuş bir olayı bugün temcit pilavı gibi gündeme getireceksin.
Fransa’nın Cezayir de öldürdüğü 850.000 kişi için “ Fransa’nın ulusal güvenliği bunu gerektiriyordu” diyenlere tek kelime etmeğe cesaret edemeyeceksin.
Teslim olmak üzere olan Japonların kafasına atom bombası yağdıran ağ babana tek kelime söyleyemeyeceksin, ama olay kendini savunan genç Cumhuriyete gelince saldır gitsin.
Dört yıl süreyle Japon kökenlileri kamplara kapatan binlercesinin orda ölmesine sessiz kalan ABD’yi eleştirebiliyor musunuz?
Hiçbir gün dönüp o insanlara da yazık olmuş dediniz mi?
İktidarın gündem değiştirmek için açtığı “Dersim’in”  üstüne atlamanızın tek nedeni, sevmediğiniz, nefret ettiğiniz Atatürk’e katliamcı, katil demek. Sebebi de Laik Cumhuriyete, ulus devlete duyduğunuz kin ve nefret.
Tarih dedikoduyla, kulaktan dolma bilgilerle yazılmaz.
Tarihi tarihçiler yazar.
Belgeleri inceleyerek yazar ve hem de tek taraflı belgeleri inceleyerek değil, yerli yabancı bütün belgeleri inceleyerek yazar.
Türk, İngiliz, Fransız,Alman, Rus arşivlerini inceleyerek yazar.
Bu coğrafya da yaşayan, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, kendini “Türk” kabul edenlere duyduğunuz kin ve nefretin sebebi ne?
Hangi kompleksin esirisiniz.
Hayatınızda hiç Balkanlarda, Kafkaslarda öldürülen insanlar  aklınıza geldi mi?
Herkes bir diğerinin değerlerine saygı duyacak, seversiniz, sevmesiniz ama bu devletin kurucusuna saygı göstereceksiniz.
O, katil, katliamcı olarak nitelenen insanlar, hakikaten söylendiği gibi bir katil, katliamcı olsaydı, faşizmin zulmünden kaçan Museviler’e  kucak açar mıydı?
Onu bırakın, Kurtuluş savaşı karşıtı, İngiliz yanlısı Ali Kemal’in oğlunu Türk Dışişlerine meslek memuru yaparlar mıydı?
Bunu yapanlara , kendi halkına katliam yaptığını söyleyebilmek için hakikaten vicdansızi olmak  lazım.
O tarihte Türk Silahlı Kuvvetlerinde zehirli gaz bombası yokken, insanları zehirlediler diye yazmak hangi vicdana sığıyor.
Keşke böyle bir ayaklanma olmasaydı da  bir kişinin bile burnu kanamasaydı.
Ama bunun tek sorumlusunu devlet gibi göstermek, isyan edenlerin hiç suçu yokmuş gibi davranmak vicdani mi?
Öyle görürsen şimdi yapıldığı gibi kırk bin kişinin katili ile “açılım” diye silahların gölgesinde  masaya oturmayı da içine sindirirsin.
Pusuya düşürülerek öldürülen askerler için kim özür dileyecek.
Senin vicdanın hiç sızlamıyor mu, olmamış bir olayı, olmuş gibi gösterip insanların “zehirlendiğini” söylemeye.
O bu konuda dayandığınız İhsan Sabri Çağlayangil, hatıralarında buna hiç yer vermemiş.
Neden acaba?
Yalan olduğunu yüzüne vururlar diye mi?
Orada hiç acı yaşanmamış diyen var mı?
Acının tek sebebi devlet mi?
Bak çok açık bir şekilde bir tarih komisyonu kurulsun bu konu incelensin ve Türkiye’nin gündeminden çıksın deyince niye birileri bir yerlerine bir şeyler batmış gibi rahatsız oluyorlar.
Çünkü belge incelemesi demek gerçeğe ulaşmak demek, sizin istediğiniz dedikodu üstüne tarih üretmek.
Hepinizin sorunu, Cumhuriyete bağlı Alevileri Cumhuriyet’ten soğutmak.
Var mı bilmiyorum ama varsa elini vicdanına koy, bu bir katliam olsaydı, öldürülmüş askerinin bakkala olan borcunu devlet öder miydi.
Bu katliam olsaydı, o fakir devlet oraya okul, yol yapar mıydı?
Ama bu ülkede o yapılan yolu bile “asayiş” için diyen “vicdansızlarda” var.