11 Kasım 2012 Pazar

29 EKİM VE 10 KASIMI DOĞRU OKUMAK



Çok yakın zamanda iki büyük gün yaşadık. Biri 29 Ekim Cumhuriyet yürüyüşü, bir diğeri 10 Kasım Atatürk’ü anma günü.
Her ikisinde de milyonlar alanlara koştu, 29 Ekim günü hava şartları da çok elverişli idi, ama 10 Kasım günü, bütün Türkiye’de gök delinmişçesine bir yağmur yağıyordu. Ama aynı milyonlar,  belki de daha kalabalığı, bu kötü hava şartlarına hiç aldırış etmeden yine alanlardaydı.
Bu coşku, bu atasına bağlılığı, hiçbir parti, hiçbir sivil toplum kuruluşu veya grup kendine mal etmemelidir.
O alanlara çıkan milyonlar tek bir siyasi partinin mensupları değildi, çok değişik partilerden, cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan kitlelerdi.
Ama bu kitleleri kendi gücü olarak görmek isteyen siyasi partiler bir şeyi doğru anlamak zorundadırlar.
O büyük kitleler: “Ben Atatürk’e, onun devrimlerine ve ilkelerine bağlıyım.” demiştir.
Bu kitleler mesajını sadece oylarına talip olan siyasi partilere değil, iktidar sahiplerine de  vermiştir: “Hiçbir şeyden korkmuyorum, hele senden hiç korkmuyorum, ben Atamın Bursa konuşmasında aradığını söylediği gençliğim” demiştir.
Çağın yetiştirdiği en büyük deha, herkesten farklı olduğunu ortaya koyan iki konuşma yapmıştır. İlki “Gençliğe Hitabe”si, diğeri ise “Bursa Konuşması” dır.
İlkinde büyük bir öngörüyle kurduğu Cumhuriyetin ve devrimlerinin hangi vahim tehlikelerle karşılaşabileceğini; ikincisinde ise, arzu ettiği, beklediği Türk gencinin kurduğu Cumhuriyet ve devrimlerini, tehlikeye düştüğü anda  korumak için neler yapmaları gerektiğini söylemiştir.
Yani daha o tarihte kimsenin düşünemediği bir dönemde, meşruiyetini kaybeden siyasi iktidarlara karşı “Ulusların Meşru Direnme Hakkı”nın varlığını söylemiştir.
10 Kasım’da özellikle Ankara’da Atasına koşan milyonlar, “bu ülkenin polisi var” dememiş, hiçbir koruma tedbirinin alınmadığı, bomba aramasının yapılmadığı, her türlü sabotaja ve kışkırtmaya açık alanlara koşmuş, kendisini ortaya koymuştur.
10 Kasım’da milyonlar dünyanın en güçlü en yürekli ordusunu alanlara dökerek, “Yeter artık ben varım, halk var, kurtarıcıya ihtiyacım yok ” demiştir.
Bu milyonlar, onun kurduğu Cumhuriyetin nimetlerinden istifade ederek, onun devrimleri sayesinde ümmet olmaktan kurtulup, yurttaş oldukları için bugün her boy iktidara sahip olanlara “kendine gel, bu Cumhuriyeti ve bu Cumhuriyetin kazanımlarını, devrimlerini sana yok ettirmeyiz” demiştir.
Alanlara çıkan milyonlar, bu Cumhuriyeti, onun kazanımlarını ve devrimlerini, “Bu ülkenin, askeri var, polis var, adalet örgütü var demeden” koruyacağını dosta düşmana göstermiştir.
Ona küfredenlerin, ona katil diyenlerin, onun devrim ve ilkelerinin bekçisi değiliz, onu hem Türkiye Cumhuriyeti’nden hem de CHP’den kazıyacağız diyenlerin, emperyalistlerin memurları ya da  uşakları olduğunu görmek ve bilmek zorundayız.
Çünkü O, emperyalizme karşı  mazlum milletlerin yol göstericisi olmuştur. Milletler arası ilişkilerin eşitler arasında olması gerektiğini dünyaya göstermiş ve Lozan’da fiilen hayata geçirmiştir.
Çağdaşlaşmanın öncüsü olmuştur. O tek yol göstericinin akıl ve bilim olduğunu haykırmıştır.
O daha kimsenin düşünemediği dönemde “Devlet kimsesizlerin kimsesidir” diyerek sosyal devleti dile getirmiştir.
Bugün onun devrim ve ilkelerinin bekçisi olmayacağız diyebilen, kadınların iş hayatında ve siyasette olmasının önünü açmış, onları birey yapmıştır.
O büyük bir devrimcidir. Her gün daha ileriye, daha güzele koşmayı bir hayat felsefesi haline getirmiştir. 
 İşte onun en büyük eserim dediği kurumlarda iktidarı elinde bulunduranlar, ona yaptığınız haksızlıklar ve çirkin saldırılar nedeniyle ondan özür dileyip, onun devrimci özelliğini hayata geçiriniz.
Çağ atlamak, muasır medeniyetin önüne geçmek ancak devrimci olmakla mümkündür. Onun devrimciliği durağan değil devamlı evrimden yana olmaktır. Yaşadığımız ülkeyi çağın ötesine taşımaktır.
29 Ekim ve 10 Kasımda  dünyanın en güçlü ordusunun,  yani halkın mesajını doğru okumak lazımdır. 

 

7 Kasım 2012 Çarşamba

DEVLET SANTAJA BOYUN EĞMEZ



İki aya yakın bir süredir belli çevreler tarafından Türkiye’nin çeşitli ceza evlerinde başlatılan  açlık grevleri tartışılıyor.
Açlık grevi, en yalın tarifi ile kişinin kendi özgür iradesiyle, olumsuz bulduğu bir duruma toplumun  dikkatini çekip desteğini de alarak olumsuz olduğunu iddia ettikleri koşulları  ortadan kaldırmaya yönetenleri zorlamak için, vücudunun ihtiyacı olan besin maddelerini kısmen ve tamamen almayarak aç kalmaya dayalı bir eylemdir.
Diğer bir ifadeyle olumsuz olduğu iddia edilen koşulların ortadan kaldırılması, düzeltilmesi için “kendi hayatını riske ederek” vicdanlara hitap ederek, yönetenleri etkilemektir.
Siyasal gerekçelerle yapılan açlık grevleri özünde “devlete karşı şantaj yapmaktır.” Kişinin kendi sağlığını, vücudunu bir silah olarak kullanıp devlete karşı şantaj yapması kabul edilemez.
İstedikleri siyasal sonuçları elde etmek için, ister kendi iradeleriyle ister dışarıdan gelen telkin ve baskılarla olsun yapılan açlık grevleri meşru ve kabul edilebilir bir hak değildir.
Siyasi amaçlı açlık grevlerine devleti yönetenler, popülist bir yaklaşımla  bir defa taviz verirlerse artık bu taleplerin sonu gelmeyecektir.
Bu nedenle siyaset kurumunun tüm aktörleri, bu tür siyasal şantaj karşısında kararlı durmak zorundadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kültürel farklılıklarını ifade edebilirler, koruyabilirler ama bu taleplerini siyasallaştıramazlar. 
Bu gün ceza evlerinde devam eden  açlık grevleri, 2000 de olduğu gibi ceza evlerinin olumsuz koşullarına, ya da tekel grevinde olduğu gibi işleri ellerinden alınan emekçilerin uğradıkları haksızlığa toplumun dikkatini çekmek için yapılmıyor, açlık grevinin nedeni Abdullah Öcalan’a özgürlük, anadilde eğitim, anadilde savunma hakkı, TSK’nın operasyonları durdurması gibi tamamı siyasi nitelikli  taleplerdir
Bu taleplere bakıldığında siyasi iktidar, bölücüler ve yandaşlarının topluma kabul ettiremedikleri Oslo mutabakatını, ceza evlerindeki insanların açlık grevleriyle   elde edilmeye çalışıldığı görülmektedir.
Bir kısım kendini sol liberal diye tanımlayanlarda, “devlet taleplere sıcak yaklaş sına” kadar geldiler. Bir anlamda açlık grevi eylemine “entelektüel meşruluk” kazandırma çabası içine girdiler.
Aydın olduğunu iddia edenlerin asıl yapması gereken, birilerinin kendi  bedenlerine verecekleri zararları teşvik etmek değil, açlık grevleri üzücü sonuçlar vermeden sonlandırılmasına çaba göstermektir.
Ana dilde eğitim, ana dilde savunma gibi talepler, devletin resmi dili dışında, farklı dillerinde eğitim ve öğretimde kullanılmasını gerektirir. Bir başka deyişle ana dilde eğitim ve ana dilde savunma haklarının hayata geçmesi, Türkiye Cumhuriyet’inde onlarca ana dilin kamusal alana taşınması demektir. Ulusal bütünlüğü, ülkesiyle milletiyle bölünmezliğe ve dil birliğine bağlayan Devletin üniter yapısı parçalanır.
Bu nedenle “ana dilde eğitim” öyle birilerinin söylediği gibi “Türkiye buna hazır olmadığı” için değil, küreselleşmenin en büyük hedefi olan, ulus devletlerin egemenliklerinin sınırlanması ve ulusal kültürün zayıflatılmasına yol açacağı için şiddetle red edilmelidir.
Bugün gelinen noktanın, yani ceza evlerinde bulunan insanların, bedenlerini topluma karşı bir silah olarak kullanmalarının müsebbibi, devamlı olarak teröristle müzakere edilebileceğini söyleyen  siyasal iktidarla, bu görüşmeye itiraz etmeden, sadece görüşmenin gizliğinden yakınan muhalefettir.
Pusuladan anlamayan kaptan gemisini karaya oturturmuş. Bugün ülkeyi yönetende, yönetmeye talip olanlarda, aynen pusuladan anlamayan kaptan durumundalar, tarihten ve siyaset biliminden o kadar uzaklar ki, ülke bölünmeye gidiyor, birileri Sevr’i hayata geçirmeye çalışıyor, onlar sadece kulaklarına fısıldananla el yordamıyla devlet yönetip, siyaset yapıyorlar.

4 Kasım 2012 Pazar

BAYKAL’DAN HUKUK VE SİYASET DERSİ



TBMM Darbeleri  ve Askeri Müdahaleleri Araştırma Komisyonu geçtiğimiz hafta içinde CHP’nin önceki Genel Başkanı Deniz Baykal’ı davet etti ve komisyon üyeleri ihtiyaçları olan hukuk ve siyaset dersini aldılar.
Meclis Araştırma Komisyonları TBMM İçtüzüğünün 105. Maddesine göre kurulur ve görev çerçevesini  kuruluşunun dayanağını oluşturan önerge belirler.
Meclis araştırması Anayasamızın 98. Maddesinin 3. Fıkrasına göre “Belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir”
Önerge Meclis İçtüzüğüne aykırı olamayacağı için bu komisyonlar, görev konularında, İçtüzükte belirtilen kamu kurum ve kuruluşlardan, özel kanun ile veya özel kanunun verdiği yetkiye dayanılarak kurulmuş banka ve kuruluşlar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve kamu yararına çalışan derneklerden bilgi ve belge isteyebilecekleri gibi, gerek görürlerse bu kurum ve kuruluşların ilgililerini de çağırıp dinledikten sonra  TBMM’ye rapor sunmakla görevlidirler.
Bu  kurum ve kuruluşlar dışında hiçbir kurum ve kuruluştan bilgi ve belge isteyemeyecekleri gibi, bu  kurum ve kuruluşların yetkilileri dışında da kimseyi çağırıp dinleyemezler.
Nedir bu komisyonun görevi?
Darbe ve askeri müdahaleleri araştırmak.
Darbeler, askeri müdahaleler, üç beş general veya subay istedi diye olmaz. İç ve dış mihrakların  tahriki ile siyasi, ekonomik ve sosyal şartların oluşması sonrasında, toplumda başlayan bezginlik ve umutsuzluk en üst noktaya geldiği zaman askeri müdahale kaçınılmaz hale gelir ve olur.
O zaman komisyonun yapması gereken şey, darbelerin arka planını, devletin arşivlerine girerek, darbe öncelerinde yabancı ülke gizli servislerinin çabaları dahil olmak üzere, siyasal, sosyal ve ekonomik kaos ortamlarının nasıl oluşturulduğunu inceleyip ortaya çıkartmaktır.
Ama şuanda hukuksuz da olsa 12 Eylül askeri darbesiyle ilgili bir yargılama ve 28 Şubatla da ilgili bir soruşturma sürmektedir.
Anayasanın 138. Maddesine göre görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak rapor hazırlanıp da TBMM Genel Kurulunda nasıl görüşme yapılabilecektir. Bu Anayasanın 138. Maddesinin 3. Fıkrasına aykırı olur.
Evvelce böyle komisyonların kurulmuş ve onların hazırladığı raporlar üzerine ve Genel Kurulda  görüşme yapılmış olması, bugün de aynı hukuk ihlallerinin yapılmasını mazur göstermez.
Ama eğer bu anayasa ihlalini içinize sindirip, göze alabiliyorsanız, bari attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değsin.
O zaman öncelikle 12 Eylül 1980 darbesinden önce, ülkede dökülen kardeşkanının sorumlusu iç ve dış mihraklarının kimler olduğu, MİT, Genel Kurmay, Emniyet Arşivlerinde yapılacak araştırmalarla ortaya konmalıdır.
24 Ocak 1980 Kararlarıyla 12 Eylül 1980 darbesi arasında ne gibi bir bağ olduğu, buna kimlerin destek verdiği tespit edilmelidir.
Örneğin 1978 Kahraman Maraş,  1980 Çorum olaylarının arkasında, darbe ortamını hazırlamak için hangi iç ve dış mihrakların olduğu ancak MİT’in, Emniyetin ve Genel Kurmay’ın arşivlerine girilerek, orada incelemeler yapılarak ortaya çıkarılabilinir.
Ayrıca 28 Şubata giden süreçte hangi komşu ülkenin, Türkiye’ye devrim ihraç etmeğe çalışırken yurt içi ortaklarının da kimler olduğunun gene aynı yöntemle araştırılması gerekir.
Meclis İçtüzüğü komisyona bu yetkiyi vermektedir.
Ancak komisyonun çalışma tarzına baktığımızda, yetkilerini ve tabii olduğu hukuku aşarak, insanları sorgularcasına bir tutum takınıldığı görülecektir.
 Onlar darbelerin sebeplerini araştırmak gibi bir çabanın içinde değiller, onlar ellerine geçirdikleri sayısal çoğunlukla siyasal sorgulama yaparak, kişileri aşağılamak peşindeler.
Komisyonun tutumu, yakın tarihimizin acı sayfalarından biri olan “Tahkikat Komisyonu”nu, yani siyasetin kendisini yargını yerine koyması yanlışını anımsatmaktadır.
İşte bu nedenledir ki; Deniz Baykal komisyona siyaset ve hukuk dersi verdi, tabii anlamak isteyenlere.

 





31 Ekim 2012 Çarşamba

HALKTAN KORKAN İKTİDAR


       
Tayyip Erdoğan “eski Başbakan” olmaktan korkmaya başladı. Lafın nereye gideceğini düşünmeden, aklına gelenleri hezeyan içinde söylüyor.
Örnek o kadar çok ki, ama biz sade ikisini vereceğiz.
Başbakan bir yıl önce Milli Bayramlarımızın, böyle hipodromlarda, stadyumlarda askeri törenlerle kutlanmasını tek parti anlayışı, faşistlik olarak nitelemiş ve “bırakın halk bunu kendi istediği gibi kutlasın” gibi sözde “çok demokrat” söylemlerde bulunmuştu.
Bu yıl da tam da Başbakanın bir yıl evvel söylediklerine uygun bir şekilde, sivil toplum kuruluşları, halk büyük bir coşkuyla 29 Ekim’i  kutlama hazırlığına girişti.
Tayyip Erdoğan ve tayfası sivil toplum kuruluşlarının, halkın Cumhuriyet Bayramını bu kadar büyük bir coşkuyla kutlayabileceklerini düşünememişlerdi.
Ancak her geçen gün ülkenin dört bir yanından insanların Ankara’ya akıp, Cumhuriyetin ilan edildiği Birinci Meclis önünde buluşup, oradan Atanın huzuruna çıkmayı planlamaya başlamasından sonra,  bu insan topluluğunun milyonu aşacağı belli oldu.
Bu barışçıl kutlamadan rahatsız olan, halkın kendi demokratik gücünün farkına varmasından korkan AKP iktidarı yasak getirdi. Aynen bir yıl evvel suçladığı otoriter ülkelerde olduğu gibi.
Halbuki, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasında basın açıklaması yapmayı, Anıtkabire gitmeyi, bayram kutlaması yapmayı izne bağlayan bir hüküm de söz konusu değildir
Başbakan iyice dengesini kaybetti ve bir yıl evvel söylediklerini unuttu, “Kutlamaysa gelin Hipodromda kutlayın” dedi.
Hani öyle kutlamalar faşizandı, tek parti özentisiydi, Başbakanın hangi söylediğine inanacak bu halk.    
Yapılan barışçıl bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasıydı, Anayasamızda, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar sözleşmesinde koruma altına alınmış bir toplanma hakkının kullanılmasıydı.
Ama siyasi iktidar, halktan korktuğu için bu barışçıl toplantıyı, “kışkırtıcıların olay çıkartacağına dair” istihbarat aldık, o nedenle yasakladık demek aczi yetini gösterdi.
Demokratik bir ülkede devletin görevi, vatandaşının temel bir hakkını kullanmasının önündeki bütün engelleri kaldırmaktır.
Eğer kışkırtıcılar varsa onları engellemektir devletin görevi, yoksa  vatandaşın barışçıl bir toplantısını yasaklamak değil.
İktidarın durumu, “okullar olmasaydı, maarifi ne güzel yönetirdim” diyen Maarif  nazırını anımsatıyor.
Ülkenin Başbakanı Ulus’a gelen Sivil Toplum kuruluşlarını, “yasadışı örgüt” olarak niteledi.
Bu sivil Toplum kuruluşlarından bir tanesi Kamu Yararına Dernek olan Atatürkçü Düşünce Derneğidir, bir diğeri Türkiye Gençlik Birliğidir ve diğerleri de yasalara göre kurulmuş sendika ve derneklerdir.
Bunlardan hangisi yasa dışı örgüttür, Başbakan bunu açıklamak zorundadır. Kişi ve kurumları lekelemeğe suçlamaya hakkı yoktur.
Kendi bakanı bile “kışkırtıcı bir olayın olmadığını” söylemek zorunda kaldı.
AKP iktidarı, ulusal ve uluslararası hukuka aykırı bir şeyler yapacağı zaman gizemli sözcük “istihbarat”ın arkasına sığınıyor; ya da  birileri bunlarla argo tabiriyle “kafa buluyor”. Bunların bütün istihbaratları fos çıkıyor ve alay konusu oluyorlar.
Tayyip Erdoğan “Ulusta Türk Bayrakları ile yürümek önemli değil, Hakkari de yürüsene” diye bilecek kadar dengesini yitirmiştir.
Eğer bu ülkede Türk Bayrağı ile yürünemeyecek bir yer varsa, bunun hesabını vermesi gereken kişi Başbakandır.
On yıldır iktidardasın artık kimseyi suçlayacak durumda değilsin.
Ama artık halk uyandı, kömürle, makarnayla kandırabileceklerinin dışında, kendi günlük çıkarlarından önce ülkesinin menfaatlerini düşünen milyonlar uyandı.
Başbakanı asıl korkutan, dengesini bozan,  artık kurtarıcı beklemekten vaz geçip, demokratik haklarını kullanarak kendini kurtarmaya karar veren, Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkan büyük halk  kitlelerdir.
Başbakan ve şürekâsı halkın demokratik tepkisinden korkuyorlar.
Eski Başbakanlar onurlarıyla yaşarlar, tabii  hesap vermekten korkmuyorlarsa. Ama verilemeyecek hesabı olan Başbakan olmak hakikaten çok zor ve ürkütücüdür.
İktidar ve özellikle de Tayyip Erdoğan eski olmaktan korkmaya başladı.






28 Ekim 2012 Pazar

SUÇLU KİM


                     
Son yıllarda ülkemizde Dünyada eşine ender rastlanan bir aydın ihaneti yaşanmaktadır.
Kendini aydın diye niteleyen, her hangi bir şekilde elde edilmiş, isminin önünde  “Prof. Dr”, “gazeteci” yazan bir grup, ülkede olan bütün olumsuzluklardan muhalefeti sorumlu tutuyor.
Halkçı, devrimci ve laiklik niteliğini yitirmiş bir muhalefet bile ne yaparsa, Baasçı, İttihatçı, derin devletçi ve hatta Atatürkçü olmakla suçlanıyor.
Dünya’nın hiçbir demokratik ülkesinde olumsuzlukların sorumlusu muhalefet gösterilemez.
Ayrıca Dünyanın hiçbir yerinde  Devletin kurucuları bu kadar çirkin itham edilemez. Siz hiç ABD de Lincoln’e, İngiltere’de Churchill’e ve Fransa’da Charles de Gaulle bizdeki gibi haksız ve yalan yere hakaret edildiğini gördünüz mü?
Muhalefet Irak’ın işgaline karşı çıkınca,  itham ederler, ama bu arada milyonlarca insanın öldürülmesine, kadının, kızın ırzına geçilmesine seslerini bile çıkarmazlar/çıkaramazlar, zira Irak’ta ABD’nin dedikleri olmuş ve Irak bölünmüştür.
Kuzey Irak’ta Özerk Kürdistan kurulmuş, aynı oyun Suriye’de de oynanmak istenirken  Türkiye’de adım adım bölünmeye gitmektedir, bu onları çok fazla ırgalamaz, zira mühim olan ağa babalarının isteğinin adım adım gerçekleşmesidir.
Saldırırlar, aşağılamaya çalışırlar ülkenin bölünmez bütünlüğünden yana olanları, Atatürkçüleri küçümserler, çünkü bunların varlığı devşirilmiş, elde edilmiş aydınları rahatsız eder.
Aslında bu rahatsızlık değil, çok ciddi bir korkudur.Ya Türk halkı bir gün bu yapılanların ihanet olduğunu anlarda “suratımıza tükürürse” korkusu.
Mütareke döneminde de bunlardan vardı, millet bunların önce suratlarına tükürdü, tükürdü ama, o beğenmediğiniz o hep  ceberut olmakla suçladığınız devlet, suçların şahsiliği ilkesine saygı gösterip çoluğunun çocuğunun önünü tıkamadı.
Büyük elçi yaptı. Hem de kimin zamanında, elbirliği ile  katil ilan etmeğe çalıştığınız İsmet Paşa  zamanında, zira o zaman kişinin kim ve kimden olduğu değil liyakat önemliydi.
Dünyanın hangi uygar ülkesinde hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmayan insanları sırf ulusalcı ve Atatürkçü oldukları için  vicdanlarda mahkum etmeye çalışan aydın olur.
Yapılan hukuksuzluklar ayyuka çıkmışken, yargılananlara duydukları kin ve nefret duygularından ötürü hukuksuzluğa tepki vermeyen, tam aksine buna alkış tutan insana aydın denebilir mi?
Bunlar zamanın da aydın sorumluluğunu üstlenip yapılan haksızlıklara tepki veremezler, her gelenin önünde diz çökmekten dizleri nasır tutmuş bu zavallılar, özgürlükler ucuzlayınca kahraman kesilirler
Bir zamanlar patronlarına  baskı yapıldığı için işten atıldığını, susturulduğunu iddia edenler, bugün Tayyip Erdoğan’ın sevmediği, kızdığı hadi bir adım daha ileri gidip söyleyelim, yasak koyduğu insanlara sütunlarında veya ekranlarında yer veriyorlar mı?
Türkiye’nin en büyük şansızlığı aydının veya kendini aydın diye topluma sunanların ihanetine uğramış olmasıdır.
Köyünde, kasabasında, şehrinde işinde gücünde olan, ekmek kavgası veren bu insanlar bu ülkeye nasıl ihanet edecekler, elbette etmeyecekler. Bu ülkeye asıl ihaneti, okumuş ama aydınlanmamış, ufak menfaatler karşılığı elde edilebilen  beyinler ederler.
Bu ülkede kindar bir nesil yetiştirmek, dış politikadaki, ekonomideki ortada olan olumsuzluklar, önünde diz çöktükleri, biat ettikleri siyasi iktidarın yanlışlarıdır.
 Bu yanlışları hiç dile getirebilirler mi?
Yoook canım hadlerine mi düşmüş.
 İktidardan  şikayet etmeye ancak kendilerine dokunulduğu veya dokunulma ihtimali olduğu zaman başlarlar, onu da açıkça söyleyemezler, ağızlarının  içinde gevelerler.
Bu ülkede yaşanan olumsuzlukların en büyük müsebbibi toplumuna ihanet eden aydınıdır.
Evvelce de yazmıştım bu ülkenin aydın sorunu vardır.
Ama birde bu ülkenin halkçılık, devrimcilik ve laiklik niteliğini yitirmiş, yukarıda saydıklarımızdan bir kısmını da içine almış muhalefet sorunu vardır.

24 Ekim 2012 Çarşamba

BUGÜN BAYRAM



Bugün Bayram. Bütün semavi dinler, iyiliği, dostluğu, kardeşliği, dayanışmayı öğütler. İşte bugün kutlamaya başladığımız Kurban Bayramı da, kırgınlıkların unutulduğu küslerin barıştığı, dayanışmanın en üst noktada olması gereken  günlerdendir
Ama maalesef ülkemizde kırgınlıkların, ayrılıkların, düşmanlığın körüklendiği bir  dönem yaşıyoruz.
Bu ülkenin Atatürkçüleri, aydınları, gazetecileri zindanlarda, sevdiklerinden, yakınlarında uzakta bugünleri yaşayacaklar.
Bütün dinler adil olmayı  öğütlerler.
Haksız ve hukuksuz olarak, kamu vicdanını kanatan kararlar sonrasında, Silivri, Hasdal, Metris zindanlarında çürümeye terk edilmiş aydınlarımızın Kurban Bayramlarını kutluyorum.
Atatürk’e, İsmet Paşa’ya katil diyen, biz ulusalcılara “geri zekalı” demek cesaretini gösteren onursuzlara bile iyi bayramlar diliyorum.
Tüm halkımızın Kurban Bayramını en içten duygularımla kutluyorum.
Bu dört günün sonunda kutlamak istediğimiz ama, siyasi iktidarın bir halk tepkisinden korktuğu için kutlamamızı engellemeye çalıştığı 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı da en içten  duygularımla kutluyorum.
Bu 29 Ekim büyük bir şans eseri Kurban Bayramının bitimine geldi.Böylelikle de 29 Ekim’i halkın kutlamasından korkanlara bir şeyi hatırlatma imkânını da bize verdi.
Bu 29 Ekimi bize sağlayanlar Cumhuriyeti bize armağan etmeselerdi, yasakçılar  Kurban Bayramını elbette kutlayabilirlerdi de ama hangi devletin ikinci sınıf tebaası olarak kutlayacakları bilinmezdi.
Ama tabii bunu anlayabilmek, algılayabilmek ortaçağın karanlıklarından kurtulmuş işleyen bir beyin gerektirir.
O beyne sahip olanlar zaten bunun idraki içindeler.
         Bütün bu duygularla halkımızın  gerek  Kurban Bayramını ve gerekse 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutluyorum.
Bu vesile ile bize bağımsız, özgür bir ülkenin onurlu vatandaşları olarak yaşama fırsatını bize veren başta ulu önder Büyük Atatürk ve onun tüm silah ve mücadele arkadaşlarının aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyorum.
Selamlar olsun zindanlarda fizik yalnızlığa terk edilmiş ama milletin kalplerinde yer bulan aydınlara.



21 Ekim 2012 Pazar

DIŞ POLİTİKA CİDDİ BİR İŞTİR



Başbakan ve onun Hariciye Nazırı derinliği kendinden menkul Davutoğlu Suriye konusunda neler söylüyorlardı neler.
Esad gitti gidiyor,sayılı günleri var.Üç, beş gün sonra devrilecek seçimle veya seçimsiz Esadsız, bassız bir iktidar kurulacak gibi….
Bunun bir ham hayal olduğu, Tayyip bey, Davutoğlu birlikteliğinin Suudi Arabistan ve Katar çizgisindeki  Suriye Politikası, bırakın Rusya ve İran ile örtüşmeyi, Esad sonrası için ABD’nin istekleriylee bile örtüşmediği ortaya çıktı.
Bizimkilerin Esad sonrası beklenti ve arzuları, Sünni bir yönetim altında  azınlık haklarının  güvence altına alındığı bir düzendi.
ABD ise, söylemde Kürtler dahil hiçbir etnik, dinsel veya mezhepsel grubu dışlamayan daha çoğulcu,ama asıl olan özerk Kürt bölgesinin oluşmasını sağlayacak  bir yapının oluşturulmasını istiyor.
Baktığınız zaman Türkiye ile ABD arasında ciddi  bir görüş farkı olduğu ortaya çıkıyor.
ABD için İsrail ne kadar önemli ise Rusya için de Suriye’nin o kadar önemli olduğunu düşünemeyen Tayyip Erdoğan ve Hariciye Nazırı İran Devlet Başkanı Ahmedinejad’ın önerisi üstüne İran ile konuşabileceklerini, bu görüşmelere,  Rusya ve Mısır’ın da katılabileceğini söylemeye başladılar.
Bu dahi dünyayı hiç tanımadıklarını, diplomasiyi bilmediklerini ortaya koyuyor. BM Güvenlik Konseyi üyesi Rusya niye bizimle gerçek bir müzakereye otursun. Böyle bir müzakere ihtiyacı duyarsa bunu ABD ile yapar çünkü Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’nun onun sözünden çıkamayacaklarını bilir. Onun içinde bu konuda Türkiye ile derinliğine bir müzakere yapmaz.
İran ise diplomasiyi, hedefsiz  müzakereleri kendi yararına zaman kazanmak için kullandığı,  olayları soğutmaya çalıştığı bilinen bir gerçektir.
Rusya ve İran’la Suriye konusunu konuşmaya başlamayı kabul etmek, artık Tayyip Erdoğan’ın da Davutoğlu’nun da Suriye politikasında değişiklik yapmak zorunda olduklarını anladıklarını ortaya koymaktadır.
Rusya ve İran’ın ve asıl özellikle de Rusya’nın, Esad’ın devrilip Baas rejiminin Suriye’nin omurgası olmasından çıkmasını kabul edeceğini hayal bile etmek mümkün değildir.
Türkiye bu gerçek karşısında Suriye’de Esad’ın yani Baas rejiminin yıkılacağı tezinden vaz geçmiş ki, bu konuyu Rusya ve İran ile konuşmayı kabul etmiştir.
Aslında hükümetin bu kabul noktasına gelmesinin sebebi, kendisini Suriye bataklığına itenlerin arkasından durmayıp onu yapayalnız bırakmasıdır.
Zira; daha bundan bir ay önce Davutoğlu, yüz bin mültecinin kritik eşik olduğunu, bunun aşılması halinde eşik aşılırsa, güvenlik koridoru dahil, çeşitli önlemlerin alınabileceğini açıklamıştı
Devlet  bu eşiğin aşıldığını  daha beş altı gün evvel resmen kendisi açıkladı.
Hani o alınabilecek, güvenlik koridoru dahil önlemler nerde?
Nerde olacak gene burada.
Daha fazla mülteci için hazırlık yapmak.
Bu yüzbin kişi, tabii sadece geçici sığınmacı statüsüyle gelenler, ya birde o batı basınına göre pasaportuyla yasal yollardan gelip Hatay, Gaziantep, Kilis gibi şehirlerimize yerleşip ekonomiyi alt üst eden kırkbin kişi.
Türkiye böyle güvenlik tedbirleri alabilecek durumda değil. Bunu yapmak için kişilikli, omurgalı dış politika yürütmek gerekir.
Önce halkından bir şey saklamayacaksın, ona gerçekleri söyleyeceksin.
BM ve NATO kararlarıyla, hükümetin ve bir kısım medyanın yazdığı gibi, Türkiye’ye büyük destek falan vermediğini itiraf edeceksin.
BM Güvenlik Konseyi bir karar (resolutıon) almadı. Bir “Başkanlık açıklaması” da yayınlamayarak, kurumsal olarak kendini bağlayacak bir adım atmadı.
Peki Ne yaptı?
4 Ekim günü bir basın toplantısı yaparak, Güvenlik Konseyini bağlamayan çok zayıf bir adım atarak, taraflara, yani Türkiye dahil herkese  “itidal” çağrısında bulundu.
NATO’nun açıklaması da aynı mahiyette, Türkiye’ye bir silahlı saldırı olduğunu söylemeden, 5 . maddeyi yani silahlı yardım yapacağını söylemeden ve hatta ima bile etmeden geçiştiriyor.
Tabi böyle yapayalnız kalınca frene basıp viraj alırsın.
Dış politika çok ciddi bir iştir, Tayyip bey veya Davutoğlu’nun bilgi birikimiyle götürülebilecek bir iş değildir, asarız keseriz diyerek yapılmaz.
Kıbrıs harekatı sırasındaki CHP iktidarının yaptığı gibi, yapıyorum der ve yaparsın. Omurgalı olursun.