1 Eylül 2013 Pazar

ONURUYLA OYNAN ORDU

        
Abdullah Gül tarafından verilen 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonuna , CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu katılmadı.
Katılmama gerekçesini kendisi açıklamadı. Açıklamadığı içinde biz kendi kendimize gelin güvey olup,bu katılmamayı, içimizden çıkan silahlı kuvvetlerin kişiliksizleştirilmesine, itibarsızlaştırılmasına  duyduğu tepki olarak algıladık ve mutlu olduk, ama yanılmışız.
Kılıçdaroğlu, bizde hayal kırıklığı yaratan katılmama gerekçesini, kendisine yakın bulduğu bir milletvekiline açıklattırdı.
Konya Milletvekili Atilla Kart telefonla katıldığı bir televizyon programında, bir çok şey söyledikten sonra, bir cümleyle “Abdullah Gül, cumhurun başkanı olamamış,tüm toplumu kucaklayamamış onun için resepsiyona katılmıyoruz” dedi.
Bu gerekçe genel de doğru bile olsa, 30 Ağustos törenlerine katılmama gerekçesinin bu olmaması gerekirdi.
Geleneği bulunan ordulara sahip ülkelerin her yıl kutladıkları bir “Silahlı Kuvvetler Günü” vardır.
Bu gün, bazı ülkelerde, tarihteki bir olayın yıldönümü olan, bizdeki 30 Ağustos gibi, sabit bir gün, bazılarında ise, her yıl birkaç gün ileri- geri kayabilen bir tarihtir.
O günlerde yapılan kutlamaların ev sahibi, daima kutlamayı yapan ülkenin silahlı kuvvetleridir.
Bizde de 30 Ağustosun ev sahibi Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genel Kurmay Başkanı, yurt dışı temsilciliklerde de, Büyükelçilik nezdindeki askeri ataşelerdi.
Bir yönetmelik değişikliği ile “sivilleşme kisvesi” altında  bu hak Silahlı Kuvvetlerden alınmıştır.
26 Ağustos 1922 günü başlayıp 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile biten büyük boğazlaşma, Türk Ulusunun ve onun bağrından çıkan silahlı kuvvetlerinin özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir.
Bu muhteşem başarıyı yaratan orduyu kimsenin rencide etme hakkı yoktur.Bu nedenle 30 Ağustos Türk Silahlı Kuvvetlerinin günüdür.Kimsenin bunu gasp etmesine göz yumulmamalıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Ergenekon, Balyoz,Askeri Casusuluk ve fuhuş, 28 Şubat….gibi davalarla moral olarak çökertilirken, resepsiyona katılmama gerekçesinin, “Silahlı Kuvvetlerin günü olan bu günün, eşine ender rastlanır bir şekilde siyasi otorite tarafından gasp edilmiş olması” gösterilmeliydi.        
Böyle bir gerekçe toplum vicdanın da daha büyük bir kabul görürdü.
CHP’nin, ordunun itibarsızlaştırılmasına sessiz kalması, birilerinin bu yolda attığı adımları daha da hızlandırmış ve fütursuzlaştırmıştır.
Dünya harp tarihinde emsali bulunmayan bir zaferle sonuçlanmış, “Megalo-idea”nın  Anadolu topraklarına gömdüldüğü Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Belediye’nin Ankara’da 14 km asfalt dökmesi ile aynı kefeye konmuştur.
Şimdiki Genel Kurmay’dan buna bir tepki düşünülemezdi. Ama devleti kuran CHP’nin buna sessiz kalması bağışlanamaz bir kusurdur.
CHP Genel Başkanı kişi olarak, Atatürk ve onun en yakın silah arkadaşları hakkında hangi hisleri besliyorsa beslesin o kimseyi ilgilendirmez, ancak o koltuğu işgal ettiği sürece CHP ve onun değerlerini korumak zorundadır.
Doğru bir şekilde tespit edildiği üzere, Abdullah Gül eğer cumhurun başı olamamış, bir siyasi parti mensubu gibi davranıyorsa,  CHP Genel Başkanı’nın Irak gezisi hakkında  o zaman onun bilgilendirilmesinin ne anlamı vardı.
Bu çelişkili davranışla, Abdullah Gül’e CHP heyetine verdiği randevuyu iptal etme zevki verilmiş oldu. CHP’yi bu hale düşürmeye kimsenin hakkı yoktur.
Zaten Dış İşleri Bakanlığı’na, Irak gezisiyle ilgili olarak CHP’ye yakışan, devlet ciddiyeti içinde  bir not verilmiş olması gerekirdi.
Gösterilen resepsiyona katılmama gerekçeyle, Irak gezisi hakkında Cumhurbaşkanı olarak kendisine bilgi vermek çelişkili bir davranıştır.
Dört tarafı ateş içinde olan bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin, kişiliksizleştirilmesi, itibarsızlaştırılması, ulusal onur günlerinin de asfaltlama ile aynı kefeye konularak sıradanlaştırılmasına, CHP  tepkisiz kalmamalıdır.
Bir cümlelik resepsiyona katılmama gerekçesini, dakikalarca anlatan Milletvekilinin  aklına, bu çirkinliğe bir cümleyle tepki vermek  gelmedi herhalde?
Bu ulusal onur günlerimizin sıradanlaştırılmasına göz yumduğunuz, tepkisiz  kaldığınız sürece, Türkiye’nin milli bağımsızlığına sahip çıkan, çağdaş düşünceli, gerçek anlamda laik ve  özgürlükçü bir yönetime  ve güçlü, itibarlı bir orduya sahip olunmasını istediğiniz  düşünülebilinir mi?
30 ağustos Meydan muharebesi sonunda, bugün onuruyla oynan ordu ve ona komuta eden Atatürk ve onun en yakın silah arkadaşları, Türk Milletine egemenliğini armağan etmişlerdir.
Bunu hiç aklımızdan çıkartmıyalım.



28 Ağustos 2013 Çarşamba

SURİYE BATAKLIĞI


Türkiye, Suriye’de harp çığırtkanlığı yaparken, bu ülkede gelişen olayların, Suriye’nin iç dinamiklerinin talebiyle değil, bazı güçlerin  kendi ulusal çıkarlarını korumak istedikleri için yaşandığını görmesi gerekir.
Başta ABD olmak üzere bölgede, doğrudan ya da dolaylı  çıkarları olan ülkeler, bölge devletlerine karşı, kendi ulusal menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan hiç çekinmemektedirler.
Türkiye’nin ulusal yararı Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmamasıdır.
Irak’ın toprak bütünlüğü “Kırmızı çizgilerimize” rağmen parça parça edilerek, ABD ve İsrail’in istediği  “Kürdistan Özerk Yönetimi” kuruldu.
Aynı şekilde şimdi de Suriye federasyona dönüştürülüp, en uzun kara sınırımız olan Suriye’nin Kuzeyinde, bu kez de PYD’nin egemen olduğu, Kuzey Suriye Kürt Özerk bölgesi” kurulmak istenmektedir.
Türk hükümeti de bilinçli ve Türkiye’nin ulusal çıkarlar aykırı bir şekilde bu bölünmeye destek vererek, bir anlamda Öcalan’a söz verdiğini düşündüğüm,  yeni bir Kürt Özerk Bölgesi’nin kurulmasını teşvik etmektedir.
Suriye’de kimyasal silahı kimin kullandığına dair henüz kesin bir bilgi yokken, batı kamuoylarında planlanan saldırıyı haklı göstermek için yoğun bir dezenformasyon yapılıyor.
İnsanoğlu balık hafızalı olduğu için Irak’ın  da aynı yalanların söylenmesinin ardından vurulduğunu  ve bugünkü parçalanmış Irak devletinin ortaya çıktığını hatırlamamaktadır.
Ancak sonradan Irak’ta kimyasal silah bulunamadığı dünyaya fazla da gürültü çıkartmadan açıklanıvermişti.
Şimdi Suriye’de aynı oyun oynanıyor.
Rusya ve Çin’in müdahaleye karşıt tutumları nedeniyle BM Güvenlik Konsey’inden bir askeri müdahale kararı çıkartmak mümkün görülmüyor.
Bu durum karşısında, uluslararası hukuki meşruiyeti olmayan, bir “Gönüllüler Koalisyonundan” bahis ediliyor. Türkiye’de buna çok hevesli olduğunu ortaya koyuyor ve bunu yaparken de, Davutoğlu vasıtasıyla Suriye’deki olaylarla hiçbir benzerliği olmayan Bosna ve Kosova  örneklerini veriyor.
Balkanlar ve Orta Doğu, çok farklı coğrafyalardır.
Serebrenica müdahalesi hiçbir bölgesel desteği olmayan, askeri güç olarak da zayıf Sırbistan’a, soy kırım uyguladığı gerekçesiyle yapıldı.
Orta Doğu birçok bölgesel ve bölge dışı ülkenin çıkarlarının çatıştığı çok karmaşık bir yapı olduğu gibi, Suriye’nin bölge ve bölge dışında güçlü devlet ve devlet dışı destekçileri de vardır. Bu nedenle Serebrenica müdahalesi Suriye ile benzeşmez.
Orta Doğu’da  önemli bir siyasi aktör olan Rusya ve bölge ülkelerinden İran ve Irak Merkezi yönetimi Esad’ın güçlü destekçileridir.
Esad rejiminin devamı, devlet dışı bir güç olan Lübnan Hizbullah’ı için bir var olma mücadelesidir.
Rusya’nın Akdeniz’deki yegâne üssü Suriye’dedir. Yani Suriye, Rusya’nın Arap dünyasındaki en önemli stratejik ortağıdır.
Suriye’ye yönelik bir askeri harekâtın bölgede çok önemli uluslararası yansımaları olacaktır.
Türkiye  Suriye bataklığından özenle uzak durmalıdır.
Nitekim ABD Genel Kurmay Başkanı Martin Dampsey, daha geçtiğimiz günlerde bir Kongre üyesine gönderdiği mektupta, bir ABD saldırısının Suriye’deki askeri dengeyi değiştirebileceğini, ancak bu operasyon sonrası güçlenecek muhalefetin ABD çıkarlarını kollamasının kuşkulu olduğunu söylemiştir.
Görüldüğü gibi, ABD’nin oradaki pozisyonu “ABD Çıkarlarını” kollamaktır. Yoksa Baas rejimini yıkıp oraya demokrasi getirmek değildir.
Nitekim, ABD’den yapılan son açıklamada da Suriye’de bir rejim değişikliği hedeflenmediği vurgulanmıştır.
Demek ki sorun rejim değil ABD’nin çıkarlarıymış
Türkiye’nin gözden kaçırmaması gereken nokta, Suriye’de , Ortodoks Hıristiyanlar, Nasturiler, Süryaniler, Türkmenler, Araplar, Kürtler beraberce, elbette bir otoriter bir rejimde, baskı altında ama  bir arada yaşıyorlar.
Bir dış müdahale Irak’ta olduğu gibi Suriye’nin de  kaosa ve çok daha uzun sürecek bir iç savaşa sürüklenmesi ve parçalara bölünmesine neden olur.
Bu parçalara bölünme Büyük Kürdistan projesinin ikinci ayağı olan Suriye Özerk Kürt bölgesinin oluşmasını sağlayacağından, İsrail’in de işine gelir.
Bu durum aynen Irak’ta olduğu gibi  Türkiye’nin aleyhine olur, bölgeyi ateş topu haline getireceği gibi Türkiye’nin toprak bütünlüğünü de tehlikeye sokar.
Onun için Türkiye savaş çığırtkanlığı yapmak yerine, bu müdahaleyi, BM Güvenlik Konseyi karar dahi alsa  durdurmaya çalışmalıdır.Türkiye’nin uzun vadeli yararı bu yöndedir. Suriye bataklığına girmemelidir.
Ama ülke içinde başarısızlığa uğrayan  siyasal iktidarlar, içeride demokrasiyi askıya alabilmek için  dış maceralar ararlar.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum budur.







 


25 Ağustos 2013 Pazar

DIŞ POLİTİKADA YALNIZLIK


Türkiye’nin dış politikası 1923 den AKP iktidara gelinceye kadar, bulunduğu jeopolitiğin sınırlamalarının farkında olarak, buna uygun, ılımlı ve gerçekçidir.
Küçük Asya macerasından sonra bile “Megali İdea”yı Anadolu topraklarına gömdüğünü düşünen Türkiye, Yunanistan’la ilişkilerini dostluk temeline oturtmaya çalışmıştır.
O kadar ki, Atatürk  Yunanistan Başbakanı Venizelos tarafından Nobel Barış ödülüne aday gösterilmiştir.
Boğazlar rejimi ve Hatay sorunlarının çözümlerinde de maceracı bir yola hiç başvurulmamıştır.
“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini kendine prensip edinen Türkiye, uluslararası barış ve güvenlik çabalarının hemen hemen tümüne katılmıştır.
Yani kendisini yalnızlığa itecek tüm davranışlardan özenle sakınmıştır.
Sıfır sorun slagonuyla başlayan AKP iktidarının dış politika serüveni sonunda ülkeyi tüm komşularla ihtilaflı hale getirmiştir.
Yaşadığımız olaylara bir göz gezdirirsek, “Düveli muazzama” nın önünde,utanç verici bir biçimde,  onların dikte ettirdiği, Ermenistan Protokolü’ne rağmen Ermenistan sorunu çözülememiş bir durumda.
İran ile  yüz yıllardır devam eden sorunsuz komşuluk ilişkileri, Türkiye’nin bölgede mezhepçi bir anlayışla Müslüman Kardeşler Örgütü’ne verdiği destek nedeniyle iyice gerginleşmiş durumda.
Irak ile ilişkiler, buradaki iç çatışmalarda dinci mezhepçi anlayışla taraf tutulması nedeniyle son derece gergin ve sorunlu.
Suriye’deki iç savaşta, hükümet karşıtı güçlere maddi manevi destek  verilerek, rejimi devirme çabası nedeniyle,  zorlukla kurulmuş olan dostluk ilişkisi tamamıyla bozulmuş durumda
Yunanistan’la aramızda var olan Kıbrıs ve  Kıta sahanlığı sorunları uyutulmaya bırakılmış durumda.
12 Mayıs 2013 tarihinde yapılan Bulgaristan seçimlerinde, Türk kökenli Bulgar vatandaşlarının Partisi olan “Hak ve Özgürlükler Partisi”  karşısında, AKP iktidarı Bulgaristan’da  kurdurduğu “Hürriyet ve Şeref Halk Partisi” ni alenen, kamu görevlilerini  kullanarak desteklemiştir.
Bu bölünme Bulgaristan’da yaşayan Türk soydaşlarımızın elini zayıflatacağından Bulgar Hükümeti şimdilik buna sessiz kalmıştır.    
Çevremizde iyi ilişki içinde olduğumuz tek devlet kalmamıştır.
Mısırdaki iç çatışmalarda, olayı algılayamayan, Mursi’nin kendi dikta rejimini kurmak istemesi nedeniyle, halkın buna karşı isyan etmesinde, Mursi’den yana   taraf tutan Türkiye, Orta Doğu’nun en önemli siyasal aktörlerinden biriyle de ilişkilerini bozduğu gibi,özgürlük ve demokrasi mücadelesi yapan, Mısır halkının da düşmanlığını kazanmıştır.
Suudi Arabistan ve Katarla da Mısır  konusunda ters düşülmüştür.
Hamas’ın kontrolündeki Gazze’ye uygulanan ambargoyu delmeye çalışan ve bu nedenle de İsrail ile olan ilişkileri bozan da AKP hükümetidir.
Yani hükümet, kendi uyguladığı, derinliği olmayan, sığ ve tehlikeli dış politika tercihleriyle Türkiye’yi yalnızlığa mahkûm etmiştir.
Bu uygulanan, gerçekçi olmayan dış politika tercihleri Türkiye’yi sadece yalnızlığa itmemiş, aynı zamanda İsrail ve Amerika’nın da “şamar oğlanı” haline getirmiştir.
Son İsrail ve ABD açıklamaları bir ülke açısından tam bit utanç vesilesidir.
Başbakan’a hakaret edilmesi, Başbakan’ın şahsından ziyade, Türkiye’nin uluslararsı itibarına indirilmiş yeni ve ağır bir darbedir.
İşin ilginç bir diğer  yanı da,  Hükümet, Suriye’nin “Kimyasal silah” kullanıldığı yolundaki  ciddi bir kanıta dayanmayan iddialarını,  uluslararası alanda ve uluslararası camiadan önce   ortaya atmasına, Ana muhalefet partisi de  bayram ve yurt dışı tatillerinden dönememiş olmaları nedeniyle bir tepki vermemiştir.
Tatilleri bitince muhakak çok güçlü bir tepki vereceklerdir.
Bu arada Başbakan’ın danışmanı ülkenin sürüklendiği yalnızlığı, toparlamaya çalışırken bu kez de yanlış bir söylemle, bu durumu “ değerli yalnızlık” olarak nitelemiştir.
“Yalnızlık”, bir ülkenin bilinçli olarak kendisini yalnızlaştırması uygulamasıdır. Aynen ABD’nin Ünlü Monreo Doktrini sonrası Avrupa işleriyle ilgilenmemesi ve Avrupa işlerine karışmaması gibi, yani iradi bir durumdur.
Türkiye’nin içine düştüğü yalnızlık, kendi iradesi sonucu değil, kendi yanlış politikaları sonucudur.   

Bu yalnızlık ve ordunun,  özellikle de Türk Donanmasının içine düşürüldüğü durum Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail tarafından fırsata çevrilmiş, uluslararsı deniz hukuku kuralları çiğnenerek, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin hak sahibi olduğu alanlarda petrol ve doğalgaz aramaya başlamışlardır.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

TÜKENEN DIŞ POLİTİKA


Bu devleti kuranlar, Orta Doğu’yu korumalı ziyaretler yaparak öğrenmedi. Arap çöllerinde dövüşerek öğrendi ve yöre halkını çok iyi tanıdı.
Bu nedenledir ki, AKP’nin iktidara gelişine kadar, bu devleti yönetenler, kurucusu Atatürk’ün dış politika anlayışına bağlı kalarak, Arapların iç işlerine karışmamış ve Araplar arası ihtilaflardan uzak durmuşlardır.
AKP İktidarı ile birlikte bu tutarlı ülke yararına olan  politikalardan vaz geçilmiştir.
AKP ise büyük bir ihtirasla Orta Doğu’yu şekillendirebileceğini, büyük ağabey rolü üstlenebileceğini zannetmiştir.
Dış politikanın amacı ülkenin güvenliğinin ve çıkarlarının sağlanmasıdır. Ulusal çıkar her şeyden önce gelir, hatta ilkelerden bile.
AKP uzun vadede ülke çıkarlarına aykırı bir şekilde, bölgede Sünni bir mihver kurup onun başına geçme çabasına girişmiş ve bunun içinde kendisine yandaş olarak  Müslüman Kardeşler örgütünü seçmiştir. Bu seçim, daha baştan, başta İran olmak üzere bir çok bölge ülkesi ile aramızı açmıştır.
Demokrasiyi sadece seçim sandığı zanneden AKP, Mısır’da çok düşük katılımlı bir seçim sonrası iktidara gelen Müslüman Kardeşlerin lideri olduğu için Mursi’ye arka çıkmıştır.
Gerçek demokrasi savunucusu bir insanın veya partinin, Mısır’da askerlerin kurallarını koyarak, aynen 12 Eylül askeri rejiminin bizde yaptığı gibi, bir çok adayı veto ettikleri seçimlerde kim kazanırsa kazansın, bunun demokratik bir yöntem olmadığını söylemesi gerekirdi.
Seçildikten  sonra Mursi’ye karşı yükselen toplumsal tepki sonucu askerlerin yönetime el koyması; AKP iktidarında büyük bir panik yaratmış ve hatta “Şimdi Mısır, sonra Türkiye” gibi saçma sapan söylemlerde bile bulunmuşlardır.
Mısır’daki gelişmeler karşısında, ABD’nin, AB’nin, Almanya ve Rusya’nın tutumları çok dikkat çekicidir. Sadece taraflara “itidal” tavsiye etmişlerdir.
Bunların yaptığı hiçbir açıklamada,  Mursi yandaşlarının yaptığı gösterilerin barışçıl olduğuna dair bir  saptama yoktur.
Halbuki Gezi olayları sırasında gerek ABD ve gerekse AB ülkeleri bu gösterilerin, Tayyip Erdoğan ve şürekasının söylemlerinin tam aksine, “Barışçıl, demokratik hak talepleri” olduğunu açıklamışlardı.
AKP İktidarının dış politikadaki  tutarsız davranışları AKP’yi destekleyenlerin  bile kendisinden uzaklaşmalarını sağlamıştır.
AKP İktidarı ve onun başı Tayyip Erdoğan, artık iyice dengesini kaybetmiş, yanlış yapmaktan öteye geçmiştir.
Mısır’da Mursi’yi deviren askeri darbenin arkasında, İsrail’in olduğunu bile ileri sürebilmiştir.
Bunun belgesi olarak da, 2011 yılında gizli olmayan bir panelde Fransız bir yazarın sorularını cevaplayan İsrail Adalet Bakanı’nın “Demokrasi sadece sandık değildir” şeklinde tercüme edilebilecek açıklamasının yer aldığı yazı gösterilmiştir.
Bu açıklamaya gelen tepkiler Türkiye’yi çok rencide edicidir.
İsrailli yetkili “Yorum yapmaya değmez” dedikten sonra, ABD  ise “Doğrulanmamış ve yanlış bilgiye dayanan bu saldırgan” nitelemesiyle  güçlü bir şekilde kınamıştır.
Bu belki de diplomaside kullanılabilecek en ağır eleştiri tarzıdır.
Dış politika tutarlı ve dengeli olmayı gerektirir.
AKP’nin dış politikasını şekillendirenler, Orta Doğu politikamızı, “Bölgemizdeki kendi halklarını katleden despot rejimlerin  sona ermesi, oralarda insan haklarına saygılı demokratik rejimlerin kurulması olarak”  gösteriyorlar.
Bu söylem ile takınılan tavır daha baştan kendi içinde tutarsızdır.
Katar ve Suudi Arabistan, Esad’a karşı Türkiye ile birlikte hareket ederken insan haklarına saygılı demokratik rejimlerdi de, Mursi’nin devrilmesine karşı çıkınca mı demokrasi karşıtı oldular. Bu ülkeler de demokrasinin “d” si ne zaman vardı da, demokrasi mücadelenizde bunları yanınıza aldınız.
Uluslar arası Ceza Mahkemesince soykırım suçundan, hakkında yakalama kararı çıkartılan Sudan’ın El-Beşir’i mi demokrat?
Bahreyn’deki despot yönetim  Şii azınlığı katlederken sizin ilkeniz tatile mi çıkmıştı.
Filistin’de laik Mahmut Abbas’a karşı dinci Hamas’ı (ki şimdi Mısır konusunda o da sizi yalnız bıraktı) savunurken hedefiniz demokrasimiydi?
Bazı ABD düşünce kuruluşları, Türkiye’nin içine düşürüldüğü bu yalnızlığı pariah (parya diye okunur) haline gelmişlik, yani başkaları tarafından dışlanmışlık olarak niteliyor.
Uygulanan dinci/mezhepçi dış politika, Türkiye’yi sadece bölgede değil, dünya da da yalnızlığa itmiştir.

Bütün bu herkesin gözleri önünde yaşananlar, Türk Dış politikasının Tayyip Erdoğan ve onun kifayetsiz muhteris Dış İşleri Bakanı sayesinde tükendiğini göstermektedir

31 Temmuz 2013 Çarşamba

SİYASİ ARSIZLAR


Sözlüğe baktığınız zaman arsızın karşısında, “1-Utanması, sıkılması olmayan, yılışık, yüzsüz.2-Açgözlü davranan  3-Kolayca üreyebilen (bitkiler için) yazıldığını görürsünüz.
Hani çocuklar vardır, her gördüğünü şımarıkça ister, her şeye sahip olmak ister, işte onlara arsız denir.
Arsızın çocuğu olurda kocaman kocaman siyasetçinin olmaz mı?
Elbette olur.
Bunlar her şeye, her makama layıktırlar. Bulundukları siyaset kurumu içinde onlardan başkası yoktur. Onların beceremediği iş ve konu da yoktur.
Şimdi, yerel seçimler yaklaşıyor ya ortada bir çok adayın ismi dolaşıyor. Bir çok insan adayım diye ortaya çıkıyor, kendilerini partilerinin yetkili organlarına veya eğer ön seçim yapılacak ise partililerinin beğenilerine sunuyorlar.
Partilerin mahalli teşkilatlarında görev yapan, yani İl, İlçe Başkan ve yöneticileri  bulundukları yerden aday adayı olacak iseler görevlerinden çekilmek zorundadırlar.
Bu çok doğru bir düzenlemedir. Bu görevlerde bulunanlar ön seçim yapılacak ise görevleri nedeniyle, ön seçim seçmenlerini etkileyebilecekleri düşünülerek yapılmış bir düzenlemedir.
Ama bu görevini bırakma işi Milletvekilleri ve Parti Genel Merkez yöneticileri için getirilmemiş.
Bu çok ciddi bir eksiklik olduğu gibi aynı zamanda da  eşitsizlikler yaratır.
İl, İlçe Başkan ve yöneticileri, ön seçmeni etkileyebilirde, merkez yoklaması yapıldığı takdirde, partilerin Milletvekilleri, genel merkez yöneticileri, seçicileri etkileyemezler mi?
O zaman yapılması gereken, bulundukları ilden Mahalli Seçimlere katılacak milletvekillerinin milletvekilliğinden, parti genel merkez yöneticilerinin de üstlendikleri görevlerden istifa etmeleri gerekir.
Bir insan, milletvekili olduktan sonra yerel seçimde belediye başkanlığına aday adayı olacak ise milletvekilliğinden istifa etmelidir. Etik olan budur.
İl, İlçe Başkan ve yöneticileri görevi bırakıp aday adayı olduktan sonra, ister ön seçimi kaybetsin, ister merkez yoklamasında genel merkezce seçilmesin, bir daha görevine dönmesi genel merkezin insafına kalmıştır, yani  çok zordur.
Peki, milletvekili iki yoldan da seçilemez ise ne olacak, tekrar dönüp hiçbir şey olmamış gibi paşa paşa milletvekilliği görevine devam edecek.
Bu çok ciddi bir adaletsizlik yarattığı gibi, milyonlara hitap eden partilerin üye ve yandaşlarına karşı da büyük bir ayıptır.
Bu partilerde adı öne çıkan beş on  milletvekilinden başka belediye başkanı olmaya layık kişi yok mudur?
Elbette vardır ve hem de onlarca yüzlerce vardır.
İşte bunun içindir ki milletvekili iken Belediye Başkanlığına aday olmak da  bir anlamda, her gördüğünü isteyen mahalle çocuğu davranışıdır.
Milletvekili sen, genel başkan yardımcısı sen, belediye başkan aday adayı yine sen.
Ne büyük yeteneksiniz siz ya hu.
Bir milletvekilinin görevinden çekilmeden, belediye başkan adayı olması yasal olmakla beraber etik değildir,etik.
Genel başkan size teklif etmiş olabilir, etik sahibi insan teşekkür eder ve böyle bir görevi kabul etmez.
Tabi adamsan ve kafanın arkasında başka projelerin yoksa, erdem sahibi isen.
Dikkat edin bunlar nerelerden aday adayı olurlar, seçilme şansı yüksek olan yerlerden.
Hiç siz bunların risk taşıyan bir yerden aday olduklarını gördünüz mü? Göremezsiniz.
Bunlar siyasi risk taşımaktan hoşlanmazlar.
Adama sorsan belediyecilik konusunda ne biliyorsun diye, kaldırımda yürümekten, arabasını belediye otoparkına park etmekten ve eğer varsa bina vergisi yatırmaktan başka hiçbir ilgisi ve bilgisi yoktur.
Kaldırım yüksekliği ile medeniyetin ters orantılı olduğunun bile farkında değildir, ama belediye başkanlığına aday adayıdır.
Hani vasıfsız işçiler vardır.
Ne yaparsın diye sorduğunuz zaman, “Ne iş olursa ağbi” derler.
Bunlar da tam o misal.
Ha ayrıca bir kısmının da defosu vardır.
Ama oralarda rant vardır, rant.
Bilirler bir daha milletvekili olma şanslarının çok az olduğunu bildikleri için kendilerini bir anlamda garantiye almak isterler.
Siyaset bu tipler için bir amaç değil mevki sahibi, güç sahibi olmak için bir araçtır.
 Bu haksızlığa da kendisini örgüt emekçisi diye niteleyenlerin, birilerini ürkütüp kızdırmamak adına,  sesleri solukları çıkmaz.


NOT : Sevgili Aydınlık okuyucuları, iki yılı aşkın süredir her hafta
            Yazdım. Sizlerden 20 Ağustosa kadar izin istiyorum.Sevgi ve
            Dostlukla kalın.  


      

28 Temmuz 2013 Pazar

TEK PARTİ UYGULAMALARI


Tayyip Erdoğan ve yandaşları sıkıştılar mı hemen CHP’nin tek parti dönemine saldırırlar.
CHP’nin tek parti olarak bu ülkeyi yönettiği devirde, AKP iktidarı döneminde yaşananlara tanık olunmamıştır.
En azından o devirde yasalar, TBMM’de  değilse bile parti grubunda enine boyuna tartışılıp öyle genel kurula indirilirdi. Ama önce Parti Grubunda her kes özgürce fikrini söyleyebilir, yasaları eleştirebilirdi.
Bugün bırakın yasaları eleştirebilmek, yasalar hakkında milletvekillerinin  ciddi bir bilgi sahibi olduğunu söylemek mümkün değil.
Bunun böyle olduğu, bir milletvekilinin “Büyüklerimiz bizim yerimize düşünürler” sözüyle de  sabit olmuştur.
Başbakan çok rahatlıkla “Yargıya talimat verdim” diyebilmiştir.
Böyle  çirkinliklere tek parti döneminde rastlayamazsınız.
Yaşadığımız Türkiye’de öyle olaylar yaşanıyor ki; ancak diktatörlüklerde  görülür.
Örnek mi?
İşte örnek.
 Daha birkaç gün once Dışişleri Bakanının oğluna  verildiği iddia edilen burs hakkındaki haberler, Dışişleri Bakanlığının  198 numaralı resmi açıklamasıyla yalanlandı.
Bakanlık  açıklamaları dış politikaya ilişkin konular için yapılır. Bakanın ailesini ilgilendiren bir iddia hakkında Bakanlık resmen açıklama yapamaz.  Bakanlık sözcüsü, bakanın ailesinin sözcüsü değildir.
Avrupa Birliği Bakanı, resmi sıfatını kullanarak yaptığı ve Bakanlığının  web sayfasına da koyduğu bir açıklamada, Başbakanı için “dünyanın en karizmatik ve güçlü lideri” ifadesini kullanmıştır.
Her ne kadar bunu gören her aklı başında insan  “Bakan yalaklığın şahikasına çıkmış” diye düşününmüş olsada, elbette Bakan, lideri için kendince uygun göreceği hisleri taşımakta, istediği düzeyde yalakalık yapmakta  serbesttir.
Bu “yalama” işlemi Bakanlığın resmi  WEB sitesinde değilde, Bakanın kendi özel sitesinde yayınlansa “zavallı yalaka” der geçilirdi.
Ancak, devletin resmi açıklamaları ve ortamları bu kişisel hisslerin, yalakalığın  ifadesi için aracı yapılamaz.
Bazı etkinlikler bahane edilerek, Bakanlık binalarının dış cephelerine Başbakanın resimleri asılıyor.
Bu uygulamaları   otoriter rejimlerde görülür, Hiçbir demokratik  ülkede  Başbakanların resimlerinin kamu binalarına asıldığına tanık olunmaz.
Başbakan aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanıdır. Ülkeyi yönetme yetkisi geçicidir. Bakanlıklar ise devletin sürekli kurumlarıdır. O binalara siyasi parti liderlerinin resimleri asılamaz.
 İstanbul’da Başbakan’ı karşılamak için havaalanına gidenleri kamuya ait toplu taşıma araçlarının bedava taşıdığı basında bildiriliyor.
Bu, halkın parasının bir siyasi partinin amaçları için kullanıldığı anlamına gelir. Demokrasilerde hoşgörülmesi, kabullenilmesi  mümkün değildir.
Başbakan, bir yurt dışı seyahati dönüşünde, mitingler yapmak amacıyla Başkent’in ana arterini beş saat süreyle kapatabiliyor. Çok sayıda insanın uçak kaçırdığı basında yer aldı.
Gerçek hukuk devletlerinde, bu tür keyfi davranıştan zarar gören vatandaşlar, mağduriyetlerinin karşılığını bunun müsebbibinden yargı yoluyla alırlar.Tabii o ülkelerde yargı gerçek anlamda bağımsızdır.
Televizyon kanalları Başbakanın konuşmalarını hemen her gün, parti işi veya devlet işi ayırımına hiç dikkat etmeksizin, demokratik teammülleri ayaklar altına alarak , “haber değeri olup olmadığına bakmaksızın” naklen yayınlıyorlar.
Dünyanın hiçbir gerçek demokrasisinde Başbakanların konuşmaları öyle saatlerce naklen yayınlanmaz. Oralarda, başbakanların konuşup konuşmadıkları değil, konuşmalarında söyledikleri haber değeri taşır. Bizde, talimat, baskı ve gözdağı habercilik ilkelerine galip geliyor.
Başbakan’ın yerel seçimlere hazırlık kapsamında yaptığını söylediği mitinglere devletin Başbakanlık makamına resmi işler için tahsis ettiği uçaklarla gidiyor.
Gelişmiş demokrasilerde böyle bir davranış, istifaya sebep teşkil edecek kadar önemli olmasına rağmen, bizde bu konuda en ufak bir tepki gelmiyor.
Hükümet işleri ile ilgili bazı açıklamalar AKP Parti  sözcüsü tarafından parti genel merkezinde yapılıyor.
ABD Büyükelçisi, resmi girişim için, milletvekili de olan Başbakan Başdanışmanını, TBMM'deki veya Başbakanlık'daki odasında değil, AKP Genel Merkezinde ziyaret ediyor.
Bu tür hareketler, Tayyip Erdoğan’ın bilip bilmeden eleştirdiği tek parti döneminde olmamıştır.
Olamazdı da,  zira ozaman çok güçlü, eleştirileri dilediği gibi yapabilen bir parti grubu vardı.
Mümkün mü şimdi öyle davranabilmek.





.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

UYANIN ARTIK



Aslında dün, Sevr’in yırtılıp atıldığı Lozan’ın yazıldığı,  kan göz yaşı ile savaş meydanlarında kazanılan utkuların, diplomasi masasında taçlandırıldığı gündü.
Lozan’ı yazmak, “Lozan Zafer” değildi diyenlere bir şeyler söylemek gerekirdi ama içimden gelmedi.
Niye mi?
İşte Nedeni.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan yardımcısı Sayın Loğoğlu TBMM'de yaptığı basın açıklamasında, “Suriye'deki gelişmelerin en önemli etkilerinden birinin, Türkiye’de halen içeriğini bilmedikleri çözüm sürecini sekteye uğratabilecek bir gelişme olduğunu ama Türkiye’nin de bu çözüm sürecinde elini çabuk tutması gerekir”  diyerek, endişelerini dile getirmiş.
Anlaşılıyor ki, Sayın Genel Başkan Yardımcısının  "süreç" konusunda hiç bir şikayeti yok. Yegâne şikâyeti, içeriği bilmemesi ile ilgili. Ama bu arada da  içeriğini bilmediği "Sürecin" de başarıya ulaşacağından emin gözüküyor.
Suriye'deki gelişmelerden ise, içeriğini bilmediği sürece sekte vuracağı için rahatsız ve Türkiye’nin sürecin tamamlanmasında elini çabuk tutmasını istiyor.
Terör örgütü önünde diz çökerseniz, yani her şey terör örgütünün istediği gibi olursa, doğrudur terör de biter çözüm sürecide sonuca ulaşır.
Kuvayi Miiliye’den başlayarak Kurtuluş savaşını verenlerde, ülkenin bölünmesine sessiz kalsalardı, kimse ölmezdi, moda tabiriyle analar ağlamazdı, İtilaf devletlerinin ülkeyi istedikleri şekilde bölme planlarını “Barış Süreci” diye niteleyerek başarıya ulaşmasını temenni etselerdi, bizler bugün  bağımsız bir milli devletin  onurlu vatandaşları olamazdık.
İçeriği bilinmeyen ve hem de ülke bütünlüğü ile ilgili bir konunun desteklenmesi devlet adamı ciddiyetiyle bağdaşmaz.
Bir Meclis, bir Ana Muhalefet Partisi, hatta iktidarı oluşturan partinin Bakanlarının büyük bir çoğunluğu “süreç” diye nitelenen ama anlaşılan o ki; ülkenin bölünmesine doğru hızla giden  bir yol haritası  hakkında Başbakan tarafından  bilgilendirilmemekte, böyle bir saygı ne Meclise ve ne de muhalefet partilerine duyulmamaktadır.
Bunun nedeni olsa olsa verilen tavizlerin sonucunda Büyük Kürdistan’ın kurulması, partilere yerleştirilmiş bazı görevliler dışında, büyük çoğunluk tarafından red edileceği ve tepkiyle karşılanacağı korkusudur.
Aldığı kararlardan uyguladığı politikalardan ötürü halkından çekinmeyen siyasetçiler, meclisi, siyasi partileri ve TBMM  bilgilendirirler,
Bunun en çarpıcı örnekleri  Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde vardır.
İkinci dünya harbi sırasında , hep anti demokratik olduğu söylenen tek parti döneminde,  4 Aralık 1943 te  Kahire’de İnönü, Churchill ve Roosevelt ile bir araya gelirler; müttefiklerin Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesi isteğine bilinçli bir politakayla karşı koyan İnönü, Kahire dönüşü ayağının tozuyla önce Partisinin yetkili kurullarını toplayıp onlara   ve akabinde de TBMM ne bilgi verir.
Bir ikinci, daha yakın tarihli örnek  Kıbrıs Barış Harekatı sırasında rahmetli Ecevit’in hem siyasi parti genel başkanlarına ve hem de TBMM detaylı bilgi vermesidir.
Cumhuriyet Halk Partisi bu geleneğin partisidir.
Suriye’deki gelişmeler Büyük Orta Doğu projesinin temel amacı olan Büyük Kürdistan’ın kurulmasında ki ikinci ayaktır ve fiilen gerçekleşmiştir.
Bundan sonra oyunun en can alıcı ve bizim içimizi acıtacak bölümü ise Güneydoğu Anadolu’nun, güneyimizde Irak ve Suriye’de  oluşturulan  Kürt bölgesiyle bütünleştirilmesidir.
Bir BDP milletvekili bu süreci açıkça “Türkiye’nin üç tarafı denizlerle, üç tarafı da Kürtlerle çevrilidir” diyerek ortaya koymuştur.
Bu sonuç herhalde bizim için “istenilen sonuç” olmasa gerek.
Bunları yazdığımız zaman Cumhuriyet Halk Partisi’ni eleştiriyorsun diyor bazı  kendini bilmez, köy yanarken taranan kahpe misali, yerel seçimlerde mevki kapmak isteyenler.
Ülke bölündükten sonra, siz hangi makama gelirseniz gelin artık hiçbir kıymeti kalmayacaktır.
Türkiye’de  bugün, siyaset kurumunu yönetenler, tarihinin en yeteneksiz ve en beceriksiz siyasal yöneticileridirler. Bu siyasal kadrolar kendiliğinden ortaya çıkmamış, bir planın parçaları olarak göreve getirilmişlerdir.
Bu ülkenin bölünmesine karşı olanlar hangi dünya görüşüne, hangi siyasi partiye mensup olursanız olun; eğer namuslu insanlarsanız, en az namussuzlar kadar cesur olmak, Lozan’ın yırtılmasına tepki vermek zorundasınız.

Bugün aramızdaki bütün ayrılılıkları,  bırakıp bir bütün olmak zorundayız. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu milli devlet, Cumhuriyet tehlikededir, uyanın artık.