5 Aralık 2012 Çarşamba

SAYIN GENEL BAŞKANLAR BU GÖREV SİZİN



Başbakan Tayyip Erdoğan Salı günü grup konuşmasında, okullarda tek tip kıyafet için  her zaman yaptığı gibi gene İsmet Paşa üstünden bilerek ve isteyerek Atatürk’e saldırdı.
Tek tip kıyafet uygulamasının faşizan bir uygulama olduğunu söylerken CHP’yi  faşist parti olarak nitelemiş, hızını alamamış Seyit Rıza’nın “katledilmesine göz  yumulduğunu” söyleyerek, o devirde devletin başında bulunan Atatürk ve İsmet Paşayı, katil ilan edip, kendince itibarsızlaştırmaya çalışmıştır.
Cumhuriyeti kuranlara karşı bu kin ve nefreti anlamak mümkün değildir.
Dünyanın her tarafında devletlerin kurucuları şükranla anılırlar.
Siz hiç George Washington’un işkenceci olmakla suçlandığını duydunuz mu? Bir yerde okudunuz mu? Duymadınız ve okumadınız, ama George Washington ABD ordularının Başkomutanı olarak zor şartlar altında geçirilen savaşta başarıya ulaşmak için pek de demokratik olmayan, insan haklarına uymayan kararlar almıştır;örneğin nöbette uyuyan veya içki içen askerlere verilecek ceza 39 kırbaçtan 100 kırbaca çıkartmıştır.
Ama kimse George Washington’u işkenceci olmakla suçlamaz,suçlamadığı gibi de  böyle bir şeyi aklından bile geçirmez.
Hatta Başkan Obama son seçimlerde ayırımsız kendisinden önce bu görevi yapan bütün önceki Başkanlara teşekkürlerini sundu.
Biraz aklı selim sahibi insanlar kendisinden önce aynı görevi yapan kişilerin de o ülkeye muhakkak bir şeyler verdiklerini bilirler.
Tayyip bey, bu devleti kuranların neleri yaptıklarını  bilmeye bilir, ne yetiştiği çevre, ne aldığı eğitim bunları öğrenmesine müsait olmadığından,  Prof. Dr Bilsay Kuruç’un “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Büyük Devletler ve Türkiye” isimli kitabını okursa, bugün gelinen noktada o insanların katkısını çok iyi anlayacaktır.
Bu kitapta yer alan Ramiz Gökçe’nin 1923 de çizdiği “Osmanlı saltanatının Türkiye Cumhuriyeti’ne son mirası” isimli  karikatür de, bir yarasanın bir gencin boğazını ısırması çizilmiş, yarasanın üzerinde de Duyun-ı Umumiye, boğazlanan gencin üzerinde de Türkiye yazdığı görülecektir.
Bu  devleti kuranlar, büyük  badirelerden geçerek devleti kurdular.
Siz hiçbir Fransız’ın General de Gaulle dil uzattığını gördünüz mü?
Veya bir İngiliz siyasetçinin Winston Churchill’e insafsızca saldırdığını duydunuz mu? Okudunuz mu?
Duymamışsınızdır. Okumamışsınızdır.
Çünkü orada siyasetle uğraşanlar, ülkelerinin bugün bulundukları noktalara gelebilmeleri  için kendilerinden evvelki siyasetçilerin, yönetenlerin üst üste koydukları taşların üstüne bastıklarını bilirler.
Bugün Tayyip Erdoğan’ın faşistlikle suçladığı iki liderden ilki olan Ulu Önder Atatürk, bir dostumun söylediği gibi, top yekun ölmüş, bitmiş halkını mezardan çıkartıp devlet kurmuş….ikincisi, “densizlerin” faşist dediği İsmet Paşa, halkının top yekun mezara girmesini önlemiştir.
Elbette bunları anlayabilmek için orta düzeyde tarih bilgisine sahip olmak gerekir; zaten ben de Tayyip Beyden böyle bir derinlik(!) beklemiyorum 
Ama Tayyip Bey, tipik bir şark kurnazı olarak, işine geldiği zaman Alevileri suçlayacak, işine geldiği zaman da bir İngiliz ajanının çıkarttığı ayaklanmayı, genç Cumhuriyeti koruma refleksiyle bastırıp astıkları için Atatürk ve silah arkadaşlarını itibarsızlaştırmak gayretiyle ajan Seyit Rıza’ya sözde sahip çıkacaktır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin geçmişine  yapılan, bu haksız ve çirkin saldırıya CHP’nin bugünkü yöneticilerinin tepki vermesi gerekirdi.
Bu yazıyı kaleme aldığım şu ana kadar CHP içinden bu çirkin ve haksız saldırıya bir tepki gelmediği gibi geleceğe de benzemiyor. Çünkü Atatürk ve İsmet Paşayı itibarsızlaştırmak konusunda Tayyip Erdoğan’dan farklı düşünmedikleri anlaşılıyor.
O zaman bu saldırıya layık olduğu cevabı,  bu partide geçmişte Genel Başkanlık yapmış   olan Sayın Hikmet Çetin, Sayın Altan Öymen ve Sayın Deniz Baykal’ın  vermeleri gerekmektedir ve bunu da bekliyoruz.
 SAYIN GENEL BAŞKANLAR BU GÖREV SİZİN.


2 Aralık 2012 Pazar

BİZİ APTAL YERİNE KOYMAYIN



Türk yetkililerin açıklamalarına bakınca, aptal yerine konmaktan çok rahatsız oluyorum.
Ülkemize yerleştirilecek olan patroit füzeleri güya Türkiye’yi koruyacağı gibi Avrupayı da koruyacakmış.
Neresinden bakarsanız bakın çocukça bir kandırma, insan bilgisi ve zekasıyla alay etmek.
Bir dostum bilgi notu göndermiş, İran’ın elinde menzili 2000 kilometreyi aşan füze yok.
Bu ne demek?
Şu demek.
İran füze rampalarını  Türkiye hududuna kadar getirip füzeleri fırlatsa. Balkanlara ya ulaşır ya ulaşmaz.
Hadi ulaşabilir var sayalım. İnsan biraz mantıklı olur, İran’ın herhangi bir Balkan ülkesiyle en küçük bir sorunu yok ki onlara niye füze fırlatsın.
Şimdiki İran yönetimini beğenirsin beğenmezsin, ama iki bin yıllık devlet geleneği olan İranlı yöneticiler Avrupa ya füze atıp durup dururken onların düşmanlığını üstüne çeker mi?
Böyle bir durumda Avrupa’nın silah gücünün kendisinde taş taş üstünde bırakmayacağını bilmez mi?
İşte bu basit nedenlerden dolayı, hem Küreciğe kurulan radar sistemi ve hem de önleyici füzelerin buraya yerleştirmesinin sebebi sadece İsrail’i korumaktır.
Tabii, Tayyip bey ve onun derinliği kendinden menkul, hayalperest  Düş İşleri  Bakanı da aslında olayın gerçeğinin bu olduğunu bilirler de, bunu Milletimize anlatamazlar.
Zira; öyle üst perdeden atıp “one minute”, “sen çocuk öldürmeyi iyi bilirsin” dedikten sonra, şimdi çıkıp da Türk halkına nasıl bu radar ve önleyici füzelerin Türk halkının canı pahasına İsrail’i korumak için kurulduğunu anlatsınlar.
Başka anlatacak adam da kalmadı, Ana Muhalefet Partisi, İngiliz Ajanı Seyit Rıza ve biri hariç arkadaşlarının itibarını iade etmekle meşguller, böyle konular kendileri için önemsiz olduğundan bunlarla uğraşmazlar zaten.
Halkımız da henüz hangi ilimize yerleştirileceği bilinmeyen bu füzelerin, görevinin ülkemizi korumak olduğunu zanneder.
Hepimizin bilmesi ve görmesi gereken gerçek, Acemlerin İsrail’e karşı ilk hamleyi yapıp saldırmak gibi bir niyeti yok ve  zaten de olamaz.
Baksanıza Filistin ile ilgili BM oylamasından sonra Almanya  da İsrail’in arkasında olduğunu açıkladı.
Bütün bu gerçekler ortadayken, batının bütün acımasızlığıyla darmadağın edilecek bir İran’ın, İsrail’e karşı ilk saldırıyı yapması düşünülebilinir mi?
Bu yerleştirilen radar ve koruyucu füzeler, İsrail’in İran’ı vurmasından sonra, İran’ın kendini savunmak için İsrail’e karşılık vermesini engellemeye yöneliktir.
Yani bir başka anlatımla, İran bu radar ve önleyici füzeler sistemi sayesinde  İsrail’e karşı mahkum durumdadır.
Aslında dikkatle izlenmesi gereken bir başka konu daha var. ABD ve Hollanda ile beraber bize Patroit füzeleri verecek Almanya, bu füzelerin verilip verilmemesi konusunu gelecek ay Alman Parlamentosu Bundestang’da görüşeceklermiş.
Hani o benzemeye çalıştığımız aslan Alman Sosyal Demokratlar ve Yeşiller de buna şimdiden desteklerini açıklamışlar.
İnsanın aklına hemen, bu aslan Alman Sosyal Demokratlar ve Yeşiller değil miydi, bağış yoluyla bize verilen Doğu Alman postalları ve miğferlerinin Güneydoğu Anadolu’da kullanılmasına karşı çıkanlar, sorusu geliyor.
Demek ki asıl amaç, Türkiye’yi falan korumak değil, İran füzeleri’nin Almanya’yı Hollanda’yı  vurması da mümkün olmadığına göre bir başka devleti, yani  İsrail’i korumaktır.
Gönderen ülkenin Parlamentosu füzelerin gönderilmesini tartışacak oylayacak, aslan Sosyal demokratların desteğiyle de geçecek, peki siz, buraya yerleştirilecek patroit füzeleri ve onu kullanacak yabancı askeri personelin buraya gelmesi konusunun da TBMM görüşme yapıldığını duydunuz mu?
  Birde hafızanızı zorlayın, ya da gazete arşivlerine girip bir bakın ulusalcılık elbirliği ile itibarsızlaştırmaya çalışılmadan evvel 1991 de ve 2003 de ne olmuştu.
Bu ülkeyi yönetenler ve yönetmeye talip olduğunu söyleyenler, lütfen Türk halkını aptal yerine koymayın, onlara gerçekleri anlatın

28 Kasım 2012 Çarşamba

TÜRK İŞİ DEMOKRASİ



Başbakan gene yaptığı konuşmalarda önüne gelene saldırmağa, tehdit etmeğe başladı.
BDP Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının AKP grubunda görüşüleceğini söyledi,  “Muhteşem Süleyman” isimli TV dizisine yapımcısına, bu kanalın sahibine giydirdi de giydirdi.
Başbakan geçmişte de böyle bildiği bilmediği konularda, arkasını önünü düşünmeden konuşur ve komik durumlara  düşerdi.
Ama bu konuşma artık hezeyan halinde olduğunu gösteriyor.
Her inişteki siyasetçi aynı hataları, aynı çılgınlıkları yapar.
Başbakan ne diyor, BDP lilerin dokunulmazlıkları konusunu grubumuzda konuşacağız” diyor.
Peki Anayasa’nın 83. Maddesinin son cümlesi ne diyor, “Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplanınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz” diyor.
Yani Başbakan Anayasayı açıkça ihlal edeceğini söylüyor.
Elbette Başbakan hukukçu değildir, hukuku bilmeye bilir, ayrıca bilmiyor da zaten, ama milletvekili,  hukukçu olmasa bile hukuka uygun konuşmak ve davranmak zorundadır.
Eğer bu ülkede hiçbir dokunulmazlık dosyası, karma komisyondan Genel Kurula inmiyorsa, hangi nedenle olursa olsun, bir ayrımcılık yapılarak, BDP lilerin dosyalarını, dokunulmazlıklarının kaldırılması görüşüyle Genel Kurula indirmek büyük bir yanlıştır.
Geçmiş yıllarda HADEP’li Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması sonrası yaşanan olumsuzlukların, ülke demokrasisine verdiği zararlar ve bölücü unsurların bunu nasıl istismar ettikleri hafızalardadır.
Eğer bir şey yapılacak ise, önce Anayasa’daki “Dokunulmazlığı” kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılmak gerekir. Ondan sonra, şimdi Mecliste bekleyen dosyalar eski maddeye tabii olacağı için, tümünü TBMM Genel Kurulu’na indirip  bekleyen bütün dosyalardaki dokunulmazlıklar kaldırılmalı, kalpazanlık, cinsel taciz, gasp, ihaleye fesat karıştırmak, ne varsa yargılanmalarının önünü açılmalıdır, işte o zaman bunun demokratik bir anlamı olur.
Yoksa o dosyalar orada dururken sadece BDP lilerin dosyalarında dokunulmazlıkları kaldırmak, terör örgütünün eline çok büyük bir fırsat verir
Bu yola gidilirse, ülkenin gerçek aydınlarının, ulusalcılarının buna şiddetle karşı çıkmaları gerekir. Bu bir aydın, bir vatansever  sorumluluğudur.
Zira bu davranış tam bir totaliter iktidar mantığıdır. Buna tepki verilmezse sonra sıra diğer muhalefet partilerinin milletvekillerinin dosyalarına gelecektir.
Ya da, bütün bunlar bir aldatmaca, Başbakan gene şov yapmakta, her zaman olduğu gibi PKK ve uzantılarına asarım, keserim dedikten sonra, yine bunlara büyük tavizler verecektir.
BDP Milletvekillerinin şımarıklığa, küstahlığa varan  davranışlarını, Habur Kepazeliğine, Oslo görüşmelerine bağlayan  halkımızda  oluşan  tepkiyi yumuşatmak için bu şahısların dokunulmazlığını kaldıracak ve fakat Anayasayı açıkça da ihlal ettiği için de dokunulmazlık konusundaki TBMM kararı bu Anayasa Mahkemesinden bile dönebilecektir.
Sonra da topluma dönüp “ben yaptım ama yargı geçit vermedi”  diyecektir.
İnanırlılığını yitirdiği için sinir sistemi laçka olan Başbakan, “Muhteşem Süleyman” dizisine de saldırdı.
Burada asıl vahim olan basın özgürlüğüne ve sanata olan bakışıdır.
Başbakan alıştı, işten atın dediği gazetecinin işine son verildi.Spor kulüplerine bile müdahale etti.
Kendisini bu ülkedeki her konuyu düzenlemekte yetkin gördü ve maalesef buna da, Fenerbahçe Camiası dışında en küçük bir tepki gelmedi.
Yani köpeksiz köy buldu değneksiz dolaşmaya başladı.
Artık birilerinin demokratik tepki koymasının zamanı gelmiş ve geçmektedir.
Batının aydınları, aydın olmanın, burjuvaları da, burjuva namusunun gereğini yaparak haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara direnirler; tepki koyarlar.
Sayın Ferit Şahenk’de kendisinde var olduğuna inandığım burjuva namusu gereği, bu çirkin, haksız, hukuksuz baskıya direnmelidir ki, gerçek demokrasi bu ülkeye yerleşsin.
Gerçek demokrasi araştırma komisyonları kurmakla yerleşmez, gerçek demokrasi, ülkenin aydının, burjuvasının, emekçisinin haksızlık karşısında tek vücut olmasıyla kurulur. Yoksa Türk işi demokrasi sürer gider.


  


25 Kasım 2012 Pazar

ÜLKE BÜYÜK BİR GERGİNLİĞE SÜRÜKLENİYOR



Ülkede çok büyük gerginliklere gebe bir durum var.
Adına ister Kürt sorunu, ister terör sorunu deyin, bunun konuşulduğu Tv programları veya köşe yazılarında, ülkenin bölünmesi için bazı insanların büyük bir çaba gösterdiğini görürsünüz. Bu programlarda ve köşe yazılarında  sadece Kürtler var.
Sadece onların haklarından! bahis ediliyor.
Sosyolojik olarak kendini Türk olarak  kabul edenlerin olaylar karşısında ne diyeceği hiç düşünülmüyor, sorgulanmıyor.
İşi o kadar ileri götürenler var ki, “Halk isterse bağımsızlık bile tartışılır” , “şiddet meşru hale gelmiştir” demek cesaretini bile gösterebiliyorlar.
Zannedersiniz ki, bu ülkede yaşayan halk sadece Kürtler.Ya diğer büyük çoğunluk başka şey söylemeye başlarsa, hırçınlaşırsa oluşacak gerginlik nasıl aşılacak..
Bir taraftan “Barışın dilini hakim kılalım” yalanını söyleyeceksin, bir taraftan da  “Halk isterse bağımsızlık bile tartışılır” ,”şiddet meşru hale gelmiştir” diyeceksin.
Toplumsal barışı zorlayan bu tür söylemler ileride çok daha fazla üzüleceğimiz olayları tetikler.
Bir taraf  ülkeyi bölünmeye götürecek oyunların içinde yer alırken, bir diğer tarafta, bu Devleti kuranları itibarsızlaştırmak çabası içine girmektedir.
Genç Cumhuriyete karşı İngilizlerin ajanı olarak isyan çıkarttığı için idam edilen bir kişinin itibarının iadesi için yasa teklifi verilebilmektedir.
Bu yasa teklifini verenin, buna göz yumanların  temel hedefi o katilinin itibarını iade ettirirken, Atatürk ve onun en yakın çalışma arkadaşlarını “itibarsızlaştırmaktır.
Terörle mücadele değil, müzakereyi temel edinmiş bir iktidar ve buna destek veren bir muhalefet.
Ülkenin Başbakanı “silah bırakan teröristlerin başka ülkelere gidebileceğini” söylemekte, ana muhalefet partisi Genel Başkanı da  buna destek vermektedir.
Zannedersiniz ki, terör örgütü mensupları sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları.
Bunların içinde Suriyeli, Iraklı, İranlı Kürtler olduğu gibi az sayıda da olsa Rus ve Kafkas kökenlilerde var.
Yani sen , kimi, nasıl affedeceksin?
Bir anlamda eli kanlı katillere kaç kurtul mu diyorsun?
Bu nasıl bir devlet mantığıdır.
Dış politikada da derin bir hüsran yaşanıyor.
Düne kadar komşularla sıfır sorun diyenler, aramızda sorun olmayan  tek komşu ülke bırakmadılar.
Kendi savunma sistemini bile ABDli Generalin eline bırakan bir Türkiye.
Çevresi ateş çemberi haline gelmiş Türkiye’nin elbette Patroit veya benzer füzelere ihtiyacı vardır. Ama bunun hem toprağının hem de komutasının  kendisinde  olması şartıyla.
Zamanın da orta Avrupa ülkeleri istemediği için bizde İsrail’i savunmak için kurulan Kürecik radar üssü,  bu ülkeyi  bir İsrail İran çatışmasında zaten hedef haline getirmişti.
Bu nedenle bu füzelerin işlevi Türkiye’den ziyade İsrail’i savunmak olduğundan, o zaman da komutasının zaten Türkiye’ye vermeyeceklerdir.
Dış politikada, güçlü bir muhalefet zaman zaman iktidarlarım dışarıya karşı pazarlık gücünü arttırır.
Ama maalesef bugün Mecliste özellikle CHP de ulusalcıların tasfiyesinden sonra böyle bir muhalefette söz konusu değildir
Nitekim 1 mart 2003 de TBMM de CHP’nin öncülüğünde bazı vatanperver AKP lilerin de desteğiyle zkerenin geçmesi engellenerek, Türk Ordusunun milyonlarca Müslüman’ın kanına girmesinin önüne geçilmişti.
Ama ondan sonraki süreçte ABD’nin oyuncağı haline gelen Türkiye, Irak’tan sonra da Suriye’nin bölünmesine destek vermiştir.
PKK nın sözcüleri tarafından , Suriye’de de Irak’taki gibi bir bağımsız Kürt bölgesinin  kurulacağını,  bunun kaçınılmaz olduğunu söylemektedirler.
Elbette bundan sonra sıra Türkiye’ye gelecektir. Bütün şehir yasası ile bunun ilk adımı atılmış, ana dilde savunma hakkı gibi, Kürtçe’nin resmi dil olarak kamusal alana girmesi de sağlanmak üzeredir.
Başkanlık sistemi söylemleri sırf eyalet sistemini  kurup bağımsız Kürdistan’ın kurulmasının önünü açmaktır.
Dış politika iç politikanın aynasıdır. Dış politikadaki Türkiye’nin takındığı tavırlara bakın, ülkenin nereye gittiğini görün.

21 Kasım 2012 Çarşamba

HOŞ GELDİN SEVR



8 Şubat tarihli yazımda “Devlet Şantaja Boyun Eğmez” diye yazmıştım.
Yanılmışım AKP İktidarı “Danışık” açlık grevine ortak olmuş, adım adım Sevr’i hayata geçiriyormuş.
Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde 670 hükümlü ve tutuklunun iki aya önce başlattığı ve şimdi de sonlandırdığı  açlık grevleri bir danışık mış.
 Talepler, Ana dilde Savunma hakkı, Ana dilde eğitim ve Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit kaldırılsın idi.
Siyasi iktidar, PKK talepleri karşısında her zaman olduğu gibi önce babalanıyor görünüp, sonradan da paşa paşa terör örgütünün isteklerini yerine getirmiştir.
KCK Davaları ile başlayan, ana dilde savunma yapma talebi hükümet tarafından, Türkiye’nin kurucu antlaşması olan, Lozan, Türkiye’nin taraf olduğu çok taraflı diğer anlaşmaları ve kendi Anayasamızı ihlal edecek şekilde yasa değişikliği tasarısını TBMM’ye sundu.
Bu yasa tasarısıyla Türkiye’de Lozan Antlaşmasına aykırı olarak dil azınlığı yaratılmaktadır.
Türkiye’de Lozan Antlaşmasında kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur.
PKK terör örgütünün ana dilde savunma yapılması konusundaki talebinin,asıl amacı Kürtçe olmakla beraber,  sayısız dil ve lehçelerin kamusal alana taşınmasının yolunu açmaktadır.
Bu talep, Türkiye’nin üniter yapısı, ülke sınırları içersinde kamusal alanda resmi dil birliğinin sürdürülmesi, kamusal bir istek olan, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğü geçersiz kılmaya yönelik bir siyasal istemdir.
AKP iktidarı, terör örgütü üyelerinin hiçbir haklı nedene dayanmayan bu siyasal açlık grevi önünde insan hayatına saygı gösteriyormuş görünerek, üniter devlet yapısını bozmaya yönelik, Sevr Antlaşmasının 62. Maddesindeki “Özerkliği” getiren Büyük Şehir Yasası’ndan sonra, bir talebi daha, Ana Dilde Savunma Hakkını   hayata geçirmeye başlamıştır.
1923 Tarihli Lozan Antlaşmasından sonra, Türk Hukukuna  gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukuk anlamında adil yargılanma hakkını garanti altına alacak düzenlemeler getirilmiştir.
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların maddeleri içinde, Türkçe bilen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının istediği dilde savunma yapmasına izin veren hiç  bir hukuk kuralı yoktur.
Ancak AKP İktidarının getirdiği düzenleme, Lozan’ı yapanların yırtıp attıkları, bir teslimiyetin, bir yok oluşun  hikayesi olan Sevr Antlaşmasının 145. Maddesinin son paragrafının son cümlesinde yer alan “….Türkçeden başka bir dil konuşan Osmanlı uyruklularına, mahkemelerde, ister sözlü ister yazılı olsun, kendi dillerini kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır” hükmünün farklı anlatımıdır.
Yani AKP İktidarı yapılan “danışık” şantaj oyunlarıyla, yırtıp atılan  Sevr antlaşmasının benzer  maddelerini bir bir hayata geçirmektedir.
Türkiye’nin taraf olduğu gerek  Siyasi ve Medeni Haklar sözleşmesi, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine göre, Türkiye sadece resmi dilini anlamayan ve konuşamayanlara kendi dilinde savunma hakkı tanımak zorundadır.
Türk Hukukunda bu iki uluslararası antlaşmayla uyumlu Ceza Muhakemeleri Yasasının 202. Maddesi bugün hala yürürlükte iken, bu yasa değişikliği tasarısını Meclise getirmek  suretiyle AKP iktidarı,  “danışık” açlık grevi oyununa ortak olmuştur.
Bu AKP İktidarının dış politikadaki iflasından sonra, şimdi de terör örgütüyle Oslo mutabakatının hayata geçirilmesinin  açık ilanıdır.
Türkiye süratle bir bölünmeye doğru gitmektedir.
AKP İktidarı terörle mücadeleyi değil müzakereyi yeğlemiş ve ülkeyi bölünmeye götüren Büyük Şehir Yasasını meclisten geçirmiş ve hemen arkasında da  ana dilde savunma kisvesi altında, bir kültür zenginliği olması gereken, ülkenin çeşitli yörelerinde kullanılan bir çok dil ve lehçelerin mahkemelerde kullanılmasının  yolunu açarak,  kamu alanına resmi dilin yanında yeni resmi diller de  getirilmesinin önünü açmıştır.Asıl amaç Kürtçeyi Kamusal alana sokmaktır..
Büyük Şehir ve Ana Dilde Savunma Hakkı yasal düzenlemelerinin yürürlüğe girmesiyle özerklik hayata geçecek, çok uzak olmayan bir başka baharda da tam bağımsızlık gelecektir.
Cumhuriyet ve ulusal bütünlükten yana olanlar uyanın artık.











18 Kasım 2012 Pazar

SURİYE POLİTİKASI’NI İÇLER ACISI HALİ



Bilindiği üzere geçen ay ABD’nin isteği üzerine Suriye ulusal Kurtuluş Ordusu’nun merkezi lider kadrosu da değiştirilerek İstanbul’dan  Katar’a nakledildi.
Bu durum sadece  bu konuda Türkiye ABD ayrışmasını değil, Suriye konusunda aynı kampta bulunduğumuz Suudi Arabistan ve Katar ayrışmasını da gözler önüne sermiş oldu.
Tayyib Erdoğan ve onun Düşişleri Bakanı Kifayetsiz Davutoğlu’nun    hedefinde, Suriye’de Esad Rejiminin  on, on beş gün içinde yıkılıp, onun yerine, Mısır’da olduğu gibi Müslüman Kardeşlerin egemen olduğu bir rejimin kurulması vardı.
Bu nedenle de Suriye (sözde) Ulusal Kurtuluş Ordusu’na maddi manevi her türlü destek verildi.
Türk Dış Politikasını yöneten kifayetsiz Davutoğlu’nun bilemediği, Türk basının da iktidarı kızdırmamak için görmezden geldiği nokta, Arap Yarım adasındaki rejimlerin, başta Suudi Arabistan olmak üzere, bu Müslüman kardeşler hareketine iyi gözle bakmadıkları idi.
Nitekim o rejimlerde de Müslüman kardeşler yasaklıdır.
Biran için akla, İkisi de İslamcı, aralarında ne fark diye bir soru gelebilir.
Aslında aralarında büyük fark vardır.
Müslüman kardeşler  İslam Cumhuriyetini kurmayı hedefleyen militan bir kitle  örgütüdür.
Güçlü olduklarını bildikleri için dini siyasi amaçlarla kullanarak yönetimleri ele geçirip, İslami cumhuriyetçi bir düzen yerleştirmeyi hedeflerler. Bu hedefe varmak içinde seçim yapılmasını ve meclis oluşturmasını savunurlar.
Diğer tarafta ise, Arap Yarımadasında   birkaç yüzyıl önce Suud ailesi ile vahabistler (selefiler) aralarında uzlaşmaya iktidarı bir anlamda bölüşmüşlerdir.
Halende geçerli olan bu anlaşmaya göre Suudi ailesi ülkeyi monarşik düzen içinde yönetecek, Vahabiler ise yönetime  ve ülke siyasetine karışmayacaklar, sadece dini ve sosyal işlerle uğraşacaklardır.
Suudilerin en korktuğu şey,seçim yapılması ve bunun sonucunda bir parlamentonun kurulmasıdır.
İşte tam bu noktada, Türkiye’nin bütün komşularıyla sorunlu olan dış politikası birde ABD, Suudi Arabistan ve Katarla da ayrışmıştır.
Kifayetsiz Davutoğlu, Suudi Arabistan’ın tek hedefinin Esad Rejiminin gitmesi olduğunu düşünerek büyük yanlış yapmıştır.
Suudlar İran’ın bölgedeki nüfusunu kırmak için Esad rejiminin yıkılmasını isterler, ama kendi ülkelerinde yasakladıkları Müslüman kardeşlerin de Suriye’de iktidarı almasını istemezler.
İşte bu nedenledir ki son DOHA toplantısında, Suudi Arabistan’ın da desteğini alan Katar’ın ön ayak olmasıyla, Suriye Kurtuluş Ordusu’nun yönetim merkezinin İstanbul’dan Katar’a naklini bu gerçeğin ışığında değerlendirmek gerekir.
Türkiye, Suriye politikasını şekillendirirken Araplar arasındaki bu çelişkileri doğru değerlendiremediği gibi, daha Cumartesi günü Tayyip Erdoğan Mısır da yaptığı konuşmada, Mısır ayaklanmasında ağırlıklı olarak Müslüman kardeşlerin egemen olduğu Tahrir meydanına atıflar yaparak hala bu çelişkiyi göremediğini ortaya koymuştur.
Türkiye, Irak’ın işgalinden bu yana, bilerek veya bilmeyerek bölgedeki istikrarsızlığın baş teşvikçisi olmuştur.
Emperyalistler bölgedeki istikrarı önce bozmuşlar, sonradan da bize istikrarsız Araplarla komşu olmaktansa, istikrarlı Kürtlerle komşu olmamızın, Türkiye için çok daha avantajlı olduğunu, bunun  İran’ın Şii mihverini kıracağını söylemeye başlamışlardır.
Asıl ABD’deki bazı think tank kuruluşları, Kuzey Irak Kürt Yönetiminden sonra, Kuzey Suriye’de de böyle bir özerk bölgenin oluşmasının Türkiye için yüzyılın fırsatı olacağını söylemeye, bizimkilerin beynine kazımaya  başlamışlardır.
Bu nasıl olacakmış?
Kuzey Irak’ta olduğu gibi, Türk firmalar Kuzey Suriye Kürt bölgesine de yatırımlar yapacaklarmış.
Ama bunun ön şartı Türkiye’nin içerdeki ayrılıkçı Kürtlerin taleplerini kabul ederek onlarla barışması imiş?
Kuzey Suriye özerk Kürt Bölgesi kurulduktan sonra, Kuzey Irak’ın Kerkük Musul petrollerini denize ulaştırmak için artık Türkiye’ye hiçbir ihtiyacı kalmayacaktır. Denize açıldıktan sonra da dış yatırımcı bulmak içinde Türkiye’ye  ihtiyacı kalmayacaktır. Onu İsrail’li yatırımcıyla çözecektir.
Bütün bu gelişmelere baktığımız zaman Türk dış politikasının her noktadan iflas ettiğini görmekteyiz.
Yazık oluyor koskoca devlete bu kadar basiretsiz yöneticiler elinde.

14 Kasım 2012 Çarşamba

“BÜYÜK TÜRK ULUSU” NDAN NİYE RAHATSIZSINIZ



TBMM de Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in ön ayak olmasıyla kurulan, İçtüzük’de karşılığı bulunmayan “Anayasa Hazırlık Komisyonu” nun CHP’li üyelerinin Anayasa’nın 81. Maddesinde yer alan Milletvekili Andından “Büyük Türk Milleti önünde” ibaresinin kaldırılmasını teklif ettikleri basında yer aldı.
Böyle bir öneri AKP ve BDP’den gelse hiç kimseyi şaşırtmazdı.
Ama bu öneri CHP milletvekillerinden gelince toplumun Cumhuriyetle, Türk Milleti ile sorunu olmayan kesimlerinde, CHP tabanında, basına yansıdığı kadarıyla da bir grup milletvekili tarafından tepkiyle karşılandı.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana, yurttaşlık kavramı, birey ile devlet arasında, dil, ırk,renk, mezhep, etnik köken unsurlarından tamamen bağımsız, sadece  hukuksal bağı ifade eder.
Bu Türklük, kültür birliğinden kaynaklı bir Türklüktür.  Türkçe bilmek, Türkçe okuyup yazmak yani aynı kültürü paylaşmaktır. Ama aynen Fransız anayasasında da  olduğu gibi, ırkçılıkla hiç bir alakası yoktur.
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, akılcı çağdaş, medeni, ileriye dönük, demokratik, toplayıcı, birleştirici, insani ve barışçıdır.Irkçılığa, şövenizme ve saldırganlığa karşıdır.
Bu nedenledir ki “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”  prensibini bir devlet felsefesi haline getirmiştir
Bizim Türklük anlayışımız Yunanlıların Helenleştirme, Bulgarların Bulgarlaştırma, Sırpların Sırplaştırma anlayışına benzemediği için, ırkçı manada değil vatandaşlık anlamında “Türk”ü kast eder.
Bunun en güzel örneği bugün hala Türkiye’de Türkçe konuşamayan Kürtlerin bulunmasıdır.
“Türk Milleti” sözünden bir ırkın kast edilmediği, yüzlerce yıl evvelden beri bu coğrafya da yaşayan insanlara, her hangi bir ırkı kast etmeden Türk denilebilmesinden de bellidir  Hatta çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu’na bile “Türk İmparatorluğu” diyorlardı.
Fransız vatandaşına  Fransız , Alman vatandaşına  Alman, 72 milletten oluşmuş Amerikan vatandaşına  Amerikalı, bir çok etnik kökenden oluşan İspanya vatandaşlarına İspanyol denebiliyor, ama  bu coğrafyada yaşayan ulusa, yüzlerce yıldır söylendiği gibi, Türk ulusu denirse bu ırkçılık, ayrımcılık oluyor.
1876 Anayasasından başlayarak, 1921, 1924, 1961 ve 82 anayasasına göre milletvekilleri, sadece seçildikleri bölgeyi ya da kendisini seçenleri değil bütün milleti temsil ederler.
O bakımdan milletvekilinin temsil ettiği millet önünde and içmesinin ne gibi mahsuru olabilir.
Nitekim, Romen, Macar, Alman, Ukraynalı, Rus, Bulgar, Türk’ten oluşan Romanya’da milletvekilleri, Romen Anayasası’nın 82. Maddesinin 2. Fıkrasında  “Bütün güç ve yeteneğimi kararlılıkla Romanya ve Roman halkının maddi manevi varlığına harcayacağıma….” diyebiliyor.
Yine Almanya’da Cumhurbaşkanı göreve başlarken ettiği yeminde “Gücümü Alman Ulusunun mutluluğuna adayacağım….” Şeklinde yemin etmekte.
İspanyol Anayasasının daha girişinde İspanyol Milletinden söz edilebilmekte bunların hiç birisi ayrımcılık olmuyor ama Türkiye’de  milletvekili, tümü ulusu temsil ettiği için “Büyük Türk Milleti önünde” diye yemin ederse bu ırkçılık, ayrımcılık oluyor.
“Büyük Türk Milleti” söylemi etnik milliyetçi bölücüleri rahatsız ediyor diye, onlar rahatsız olmasın, onlara sempatik görünelim diye, bunu yemin metninden çıkartmayı teklif edecek kadar eğilip bükülmemek gerekir.
Siz böyle eğilip bükülüp tavizler verdikçe, biriside çıkar “Okullara APO’nun posterini asıp, büstünü dikeceğiz” deme cesaretini de kendisinde bulur.
Siyasetçi omurgalı olduğu sürece saygı görür, birilerine hoş görünmek,   kendini büyük, küçük menfaatler uğruna satmış, hasbelkader okumuş, entelektüellikleri kendinden menkul, üç beş zavallıya hoş görünmek; bölücülere yaranmak için davranış sergileyen siyasetçi, o hoş görünmek çabasında bulundukları tarafından  bile  saygıya değer görülmezler.
Bu öneride bulunanların iki nedeni olabilir, ya hakikaten, korkak ve kişiliksizsinizdir, birilerine sempatik görünmeye çalışıyorsunuzdur, ya da hakikaten bugüne kadar içinizde sakladığınız, bu ulusa duyduğunuz düşmanlığı dışa vuruyorsunuzdur.
“Büyük Türk Ulusu” söylemi sizi bu iki gerekçeden hangisiyle rahatsız ediyor.